3 Ağustos 2010 Salı

Dört Deniz

İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak'ın, lideri olduğu İşçi Partisi'nin gizli bir toplantısında, Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarlığı'na Dr. Hakan Fidan'ın atanmasından rahatsız olduğunu ifade ettiğine dair haberler gündeme yansıdı.

Haberlere göre Barak, İran dostu olarak nitelediği Fidan'ın, Türk istihbaratı ile paylaşılan gizli sırları İran'a verebileceğinden endişe etmekte imiş.

Bu haber, Türkiye'ye bakışı ılımlı ile sıcak arasında bir bölgede olan Barak'ın bile yaklaşımının oldukça temkinli, hatta soğuk bir seviyeye geldiğinin göstergesi olarak yorumlanıyor. İsrailli komandoların kanlı Mavi Marmara baskını sonrasında kopma noktasına gelen Türk - İsrail ilişkilerinin aldığı hasarın ve karşılıklı güvensizliğin bir yansıması olarak algılanabilir gerçekten de.



* * *

Türk Deniz Kuvvetleri'ne ait bir adet Yavuz sınıfı, bir adet Barbaros sınıfı ve 2 adet Gabya sınıfı güdümlü füzeli firkateyn ile TCG Akar ikmal gemisinden müteşekkil Türk Deniz Görev Grubu, 6 Mayıs - 5 Temmuz tarihleri arasında Akdeniz sularında Türk Bayrağı'nı dalgalandırdılar. Cumhuriyet tarihimizde bir ilk olan bu girişim, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin bir dış politika ve etki hinterlandı genişletmedeki rolünün çok güzel bir örneği idi. Gelen haberlere göre Kızıldeniz'i içerecek yeni bir görev kuvveti de yolda.

Türk Deniz Görev Kuvveti 2 ay boyunca Akdeniz'e kıyısı olan ülkelerin limanlarını ziyaret ettiler, bu ülkelerin donanmaları ile ortak tatbikatlar icra ettiler. Ziyaret edilen ülkeler Tunus, Cezayir, İspanya, İtalya, Karadağ, Hırvatistan, Bosna Hersek, Arnavutluk ve Mısıt. Yani neredeyse Akdeniz'e kıyısı olan tüm ülkeler ziyaret edildi. Bu, Türkiye'nin özellikle Doğu Akdeniz'deki etkinliğini artırma çabasının bir uzantısı olması hasebiyle büyük önem taşıyan bir girişim.

Kabaca İtalya'nın "topuğundan" Kızıldeniz'e, oradan Basra Körfezi'ni kapsayacak şekilde bir yay çizerek Hazar Denizi, Karadeniz ve Doğu Avrupa'nın, Türkiye'nin ekonomik, siyasi, askeri, tarihi ve kültürel doğal hinterlandıdır. Bölgesel güç olarak Türkiye'nin öncelikle hakim olması gereken coğrafya budur. Bu bölgenin her tarafında Türk'ün izi vardır. Bu bölgede kimi yerlerde hala Osmanlı'dan kalan tapular ve kanunlar geçerlidir. Bu bölgede kimi yerlerde anlaşmazlıklarda Türkiye arabuluculuğa davet edilmektedir. Bu bölgedeki çatışmaları durduran ve başlatan ülkeler listesinin başında Türkiye vardır. Kısacası bu bölgede, tabirimi mazur görünüz, Türkiye'nin borusu öter.

Bir başka deyişle Türkiye, “Gök”teki (Doğu) denizden (Hazar Denizi), “Ak” (Batı) denize (Ege Denizi / Akdeniz); “Kara” (kuzey) denizden (Karadeniz), “Al” (Güney) denize (Kızıldeniz), dört denizde siyasi, askeri ve kültürel hegemonyasını tesis etmek durumundadır.

Bu donanma açısından şu demektir: Bu coğrafyadaki herhangi bir "mavi" noktada Türkiye, tek başına, su üstü ve / veya denizaltı savunma harbi (DSH), mayın temizleme, amfibi ve benzeri deniz harekatı icra edebilmelidir. Hatta artan asimetrik tehditler ve barışı koruma harekatları gibi etkenler gerektiğinde bu coğrafyanın ötesine de kendi başımıza uzanmamızı gerektirebilir. "Savaş, politikanın başka araçlarla icrasıdır"; ulusal menfaatlerimiz yarın bir gün Hint Okyanusu'nda bayrak göstermemizi zorunlu kılabilir, hiç belli olmaz. Çılgın bir dünyada yaşıyoruz.

* * *

31 Mayıs gecesi, abluka altındaki Gazze'ye yardım ileten Mavi Marmara gemisi öncülüğündeki sivil yardım filosuna İsrail deniz komandolarının düzenlediği baskın ve yine aynı gece, İskenderun'daki deniz kuvvetleri üssüne düzenlenen PKK saldırısı, Türk kamuoyunda infiale neden oldu. Mavi Marmara saldırısı, Doğu Akdeniz'in uluslararası sularında gerçekleşti. Başka bir ifade ile İsrail hukuksuz bir biçimde başka bir ülkenin bayrağını taşıyan gemilerine saldırdı. Bu saldırının siyasi sonuçları, perde arkası başka konu.

Ancak asıl önemli olan, bu saldırı ile birlikte İsrail, Türkiye’nin Akdeniz’deki artan etkinliğine ve gücüne meydan okumuştur.

Bakü – Tiflis – Ceyhan boru hattı ile birlikte enerji sevk ve nakli için muazzam bir öneme kavuşacak, dahası barındırdığı doğal kaynaklarla bölgesel egemenlik mücadelesine sahne olmaya hazırlanan Doğu Akdeniz, 2010 Mayıs’ından bu yana bölgenin iki büyük askeri gücü arasındaki çıkar çatışmasına meydan oluyor.

Türkiye’nin Deniz Görev Grubu ile attığı adıma İsrail “gördüm!” dedi.

Eğer Türkiye bölgesinde bir güç olma iddiasında ise, Doğu Akdeniz’in güvenliğinin kendinden sorulacağını önce bölge ülkelerine ve ardından tüm dünyaya kabul ettirmek durumundadır. Aksi takdirde dış ticaretinin yüzde 90’a yakın kısmını deniz yolu ile yapan Türkiye’nin ulusal menfaatleri tehlikeye girer.

O menfaatler ki, korunmaları “Dört Deniz”in güvenliğinin sağlanmasına bağlıdır.


Ayrıca bkz:

Hiç yorum yok: