18/06/2024

10/06/2024

Rapor: From Client to Competitor: The Rise of Turkiye’s Defence Industry

Türkiye'nin savunma sanayii bir yol ayrımında ve ülke, gelecekteki rotasına ilişkin zor bir seçimle karşı karşıya. Bir yandan, Türkiye'nin uzun süredir devam eden kendi kendine yeten bir savunma sanayii kurma arzusu, önemli bir endüstriyel büyümeyi mümkün kıldı ve yabancı tedarikçilerin etkisini azaltarak Ankara'nın stratejik özerkliğini artırdı. Öte yandan, özellikle modern silahların ölçeği ve karmaşıklığı geliştikçe ve pazara yeni rakipler girdikçe, kendi kendine yeterlilik hedeflerinin sürdürülmesi giderek daha zor ve maliyetli hale geliyor. Her ne kadar bu durum endüstriyel işbirliğinin artırılması için bir itici güç sağlasa da, Türkiye'nin savunma sanayisinin gelişimi tarihsel olarak Batı'nın silah ambargolarına verdiği tepkiye dayanıyor.

Uluslararası sistem, Türk savunma sanayiinin kurulma ve genişleme süreci için çeşitli dönemlerde pek çok fırsat ve zorluk sundu. Ancak bu süreci ve gelecekteki kararları şekillendirecek faktörleri anlamak için liderlerin tutumları, stratejik özerklik arzusu ve Türkiye'nin yeni gelişmekte olan sanayisinin olgunlaşması gibi iç faktörlerin gidişatı nasıl etkilediğini göz önünde bulundurmak gerekli.

1920'lerde ve 1930'larda Mustafa Kemal Atatürk, 1950'lerde Adnan Menderes, 1980'lerde Turgut Özal ve 2000'lerden bu yana Recep Tayyip Erdoğan gibi siyasi liderler, Türkiye'nin savunma sanayisine damgalarını vurdular. Bunu yaparken, uluslararası sistemin değişen doğasını kararlarına yansıttılar ve buna uygun politikalar geliştirdiler: Soğuk Savaş'ın başlarında Amerikan askeri ürünlerinin kabulü ve tüm askeri yapının bunlara dayalı olarak kurulmasından, 1960'larda Türkiye'nin kendi savunma sanayisine ihtiyaç duyduğunun giderek daha fazla farkına varılmasına kadar. Bu hedefler, 1974 yılında ve müteakip Türkiye'nin Kıbrıs'a düzenlediği askeri harekat sonrasında, ABD'nin Ankara'ya ilan edilmiş ve edilmemiş silah ambargoları uygulamasıyla pekişti. 

Türkiye, mutlak özerkliğin pratikte ulaşılamaz olduğunun farkındadır. Silah sistemlerinin yerlileştirilmesi birçok özgürlüğe izin verse de, bu süreç aynı zamanda farklı bağımlılık biçimlerini de beraberinde getirmekte. Bununla birlikte, Türkiye'nin savunma sanayi altyapısını kurarken uyguladığı, platform seviyesinden bileşenlere ve teknolojilere kadar inen 'yukarıdan aşağıya' stratejisi de, temel olarak zayıf önceliklendirme ve tutarlı bir prosedürel yaklaşım eksikliği nedeniyle eleştirilere maruz kalmakta.

Maliyetleri dengelemek için Türk savunma sanayii, askeri teknolojileri yerlileştirmeye ve üretmeye devam ederken silah ihracatına büyük ölçüde bağımlı hale gelmiştir. Ancak sektör, artan ciro ve ihracat rakamlarına rağmen, yeni pazar rakiplerinin ortaya çıkması ve özellikle 2010'ların sonlarından bu yana artan 'beyin göçü' oranı gibi uzun vadeli zorluklarla karşı karşıyadır.

Ankara işte bu ortamda bir yol ayrımıyla karşı karşıya. Türkiye Batılı müttefikleriyle çalışmayı tercih etse de Batılı olmayan ülkelerle işbirliğine de açık tutumunu sürdürüyor. Zira yabancı silah tedarikçilerine farklı derecelerde de olsa bağımlı olmak, özellikle de Ankara ile başlıca tedarikçilerinin politika ve önceliklerinin uyuşmaması halinde, Türkiye'nin ulusal çıkarlarını gözetmesini kısıtlayabilir.

Prof. Dr. Serhat Güvenç, Doç. Dr. Sıtkı Egeli ve Dr. Çağlar Kurç ile birlikte, National Defence Industry: From an Enabler of Turkey’s Pursuit of Strategic Autonomy to a Bridge between Turkey and Europe" projesi kapsamında kaleme aldığımız ve International Institute for Strategic Studies (IISS) tarafından yayımlanan "From Client to Competitor: The Rise of Turkiye’s Defence Industry" başlıklı raporumuz, bu sürece ışık tutmayı hedefliyor.

Rapora buradan ulaşabilirsiniz.