13 Eylül 2010 Pazartesi

Ağ Merkezli Muharebe Üzerine Notlar - II: Durumsal Farkındalık

Grafik: http://www.dir-diver.com/en/knowledge/situational_awareness.html
PKK’nın sözde eylemsizlik kararına kadarki süreçte artan saldırılarda, karakol baskınları özellikle kamuoyunun gündeminde çokça yer aldı.

Bunun sebebi, bazı tarafların yürüttükleri psikolojik harekât doğrultusunda yaydıkları kara ve gri propaganda ürünü haberler. Hatırlanacağı üzere bu haberlerin ekserisi, Heron insansız hava araçları üzerine yoğunlaşmıştı.

“Her şerde bir hayır vardır” misali, bu saldırıların ön plana çıkardığı önemli bir husus var, üzerinde ciddiyetle düşünülmesi gereken: Durumsal Farkındalık.

İngilizce terminolojide “Situational Awareness” olarak geçen durumsal farkındalık terimi, kabaca belirli bir zaman aralığında ve belirli bir konumda bulunulan öevredeki tüm unsurların durum, nitelik ve nicelik bilgilerine hakim olma hali olarak özetlenebilir. Bu bilgi bireysel, kurumsal ya da kurumlararası seviyede bulunabilir. Başka bir deyişle bir askerin de durumsal farkındalığından bahsedilebilir, bir kolordunun da, bir devletin de.

Durumsal farkındalık, doğası gereği farklı haber ve algı kaynaklarının bir arada, eşgüdümlü çalışmasını zorunlu kılar. Farklı duyu organlarının topladıkları ham bilgi, merkezi sinir sisteminde veriye dönüştürülür, veri ise gerekli eylemi tatbik etmek için kullanılır.

OODA Döngüsü” olarak açıklanan bu süreci en hızlı tamamlayan kişi, kurum ya da organ, rakibi ya da hasmı üzerinde hakimiyet kurar.

Yani başka bir deyişle çevresindeki değişiklikler ve hasmının hareketini mümkün olan en süratli şekilde tespit edip, hasmın niyetini analiz ettikten sonra onun önünü kesmek / önlemek için en erken davranan taraf zafere ulaşır.

Dolayısıyla önceden farketmek tek başına yeterli değildir. Tespitten teşhise, teşhisten eyleme süratli geçebilmek esastır.

Bunun anlamı, Heron’un da, Anka’nın da, Barış kartalı Havadan Erken İhbar sisteminin de tek başlarına bir anlam ifade etmedikleridir. Bu sistemlerin topladıkları ham bilgiyi süratle birleştirmek, müşterek bir taktik ve stratejik resim elde etmek, bu resmin ilgili kısmını ilgili unsurlara en hızlı şekilde iletmek ve unsurların hızlı bir şekilde eyleme geçmesi gerekmektedir.

Heron’la sızma gerçekleştiren terörist unsuru görmek mesele değildir. Heron’un varlığı da sızmalara tek başına ilaç değildir (öte yandan belli tarafın söz konusu görüntüler üzerinde yaptığı yoğun manipülasyona dikkat çekmek isterim. Bu konuda ne yazık ki kamuoyuna yoğun bir bilgi kirliliği pompalanıyor ve maalesef bu kirliliğie karşı yeterli önlem alınamadığına üzülerek şahit oluyorum)

Durumsal farkındalık, sürati, dinamizmi gerektirir. Statik, durağan önlemler etkisizdir.

Bugün karaborsadan Stinger, SA-7, GPS, uydu telefonu vb alan örgüt yarın karaborsadan güdümlü tanksavar füzesi, bu füze için gelişmiş termal kamera vb alır. Dün havanla doçkayla saldırdığı karakola yarın güdümlü tanksavar füzesi ile saldırır, stampı kör eder, beton duvarı deler.

Baskına karşı en iyi savunma baskın yememektir.

Lojistik, asayiş, psijolojik destek, muhabere vb nedeniyle karakol kurulur ve kurulacaktır da. Tüm karakolları tümden silmek doğru değildir, karakolları ortaçağ kaleleri gibi abartmak da.

Siz örgüt mensuplarının ne zaman nerede olduğunu, nereye gittiğini ve niyetlerini önceden tespit ederseniz o karakol kerpiç de olsa şato da olsa korunur.

Örgüt mensubu sizin mevzilerinizin dibine girmişse o zaman "sis oldu, doçka vardı, göğüs göğüse muharebe vardı, bomba atamazdık" türü savunmalar olur. İş, o itleri mevzinin dibine yaklaşmadan bertaraf etmektir.

İstediğiniz kadar mmüstahkem mevzi kurun, kartal yuvası karakol yapın. İnisiyatif baskını planlayan ve icra edendedir. Bugün RPG'yle saldırır duvara, yarın el altından farklı bir roket alır, uyduramadı kendi Kassam roketini yapar onunla saldırır.

Ondan sonra mesele "haydi baskına uğradığımızda içindeki askerleri en iyi savunan karakol tasarlayalım" tarzı absürd bir seviyeye iner. Harbi psikolojik cephede kaybettiğinizi tesciller, üstüne dikecek tüy ararsınız.

Nereye attığınızı ve neyi vurduğunuzu bildikten sonra M-16'nın mermisi de, Kalaşnikof'un mermisi de, Mavzer'in mermisi de aynı işe yarar.


Ayrıca bkz:

2 yorum:

Adsız dedi ki...

Birsey sormak istiyorum eger mumkunse.Israil'e karsi mucadele eden gruplar neden stinger,SA-7 ve benzeri sistemleri cok kolay bir sekilde karaborsadan temin edipte bu ulkeninn ucak,helikopter ve diger hava unsurlarini bertaraf etmiyor? Bina kafalarimi basmiyor yoksa bu karaborsa pazar israil'e karsi mucadele eden gruplarin yakinlarinda kurulmuyormu? belki uzak kaliyorlardir gidis geliste problem cikiyordur yada ne bileyim birileri buna bir sekilde izin vermiyordur siz ne dersiniz?

Adsız dedi ki...

Arda kardeş,
Her zaman olduğu gibi yine ilginç bir yazı, ve fikirlerinize katılmamak mümkün değil. Savunma konularında sizin kadar teknik bilgiye sahip olmayan bir gözlemci olarak bu konuda benim görebildigim birkaç sorun var:
i. Siyasi kararlılık
Askerin donanımı mükemmel olsa bile, ki burada önemli eksikliklerin olduğunu sizin yazılarınızdan da biliyoruz (örneğin savaş helikopterleri), bence stratejik olarak en büyük eksiklik siyasi kararsızlıktır. Sadece şu andaki hükümetten de bahsetmiyorum, soğuk savaşa katılalı Türkiye bağımsız olarak, ulusal çıkarları doğrultusunda siyasi kararlar almayı, bu kararları uygulamayı ya unutmuş, ya da cesaret edemiyor (Ecevit´in 1974 Kıbrıs Harekatı hariç).
Bu durum etkisini birçok seviyede gösteriyor. Terör örgütünün stratejik derinlik kazanmasına, ikmal hatlarını çeşitlendirip rahatça kullanmasına, inisiyatifi elinde tutmasına, içte ve dışta belli bir abartılmış güç projeksiyonuna izin veriyor. Askerin terörle mücadele ederken hareketlerinde büyük sınırlamalar olduğu söylentileri var. Bu sadece Kuzey Irak´a geçme konusunda değil, karşı baskın, takip ve karakol dışında önleyici tedbirler durumlarında da geçerli olduğu izlenimi var.
Bu kısıtlamaların daha az olduğu zamanlarda bile bu siyasi ürkeklik kendisini göstermiştir; örneğin Osman Pamukoğlu Paşa´nın 90´lı yıllarda büyük hareketli birliklerle yaptığı operasyonlarda kesin sonuç alınacak durumlarda Ankara´dan gelen emirle geri durmaya zorlanması v.b.
Terör örgütüne barınma, ikmal ve harekat imkanlarını sağlayan Kuzey Irak yönetimine bir hesap biçememek ve bu bedeli hissettirememek de bunun başka bir göstergesi. Bazılarının beğenmediği İsrail devletinin ayni durumda Irak, Kuzey Irak genelinde ve Kandil dahil tüm terör örgütü kamplarında şimdiye kadar ne tür operasyonlar düzenleyeceğini de hayal gücünüze bırakıyorum.


ii. İstihbarat
Görünüşte gerek milli, gerekse askeri istihbaratın çok zayıf, veya hiç olmadığı izlenimi var. Bence bazı yönlerden bu konu da siyasi kararlılığın olmamasına bağlı. Terör örgütü elini, kolunu sallayarak birçok ülkede (Türkiye de dahil) etkinlikler düzenlemekte, silahlı ve silahsız propaganda yapmakta, kongreler düzenlemekte ve artık çok da gizli olmayan bir şekilde yandaş siyasileri yönlendirmektedir. Çeşitli kaçakçılık faaliyetleri ile artık milyar dolarlarla ifade edilen bir yıllık gelir elde edebilmektedir.
Başka ülkelerin polis ve istihbarat kurumları terör saldırılarından sonra ele geçirdikleri patlayıcı zerrelerinden bu maddelerin nereden sağlandığını çözebilirken, Türkiye´de ele geçirilen 50 veya 80 kg. miktarındaki patlayıcıların izi sürülüyormu?
iii. Yeni askeri doktrinler
Maalesef bu terör mücadelesinde daha etkili ve başarılı olunamamasında kesinlikle askerin de sorumluluğu var. Bunca yıldan sonra komutanların daha etkili, daha organize, daha fazla teknoloji kullanan ve devamlı geliştirilen, yaratıcılık gösteren taktikler ve doktrinler geliştirmesini beklerdim doğrusu. Yukarıda bahsettiğim sınırlamaları bir tarafa koyarsak, her terör saldırısından sonra, saldırganlarla çatışmaya girdikten sonra "teröristlerin sarıldığını, ama gecenin karanlığından veya ağaçlık araziden faydalanıp kaçtıklarını" okumaktan bıkıyor insan. Belki büyük birliklerle değil ama küçük özel timlerden oluşan, çeşitli özel donanımı olan, gece operasyonları düzenleyen, keskin nişancı üyeleri olan ve kesinlikle artık iyice bilinen geçiş yollarına yerleşip pusu kuran, günlerce veya daha uzun arazide kalan birlikler neden kullanılmıyor. Askerin en üst kademesinden "Kandil´i ele geçirmek için bütün bir ordu yetmiyor" gibi yeniklik dolu sözler duymak kararsızlığın hem siyasi hem de askeri kanatlarda yaygın olduğunu gösteriyor.
İşin en kötü tarafı ise, geçmişte kötü yönetilen bir mücadeleyi örnek gösteren çeşitli gruplar ve "aydınlar", "askeri yöntemleri denedik, sonuç alamadık, artık terör örgütünün isteklerini ciddiye almalıyız" doğrultusunda koro halinde söylemlere girmislerdir.
Kusura bakmayın, yorumum çok uzadı. Burada keseyim. Selamlar.