18 Nisan 2019 Perşembe

Doğu Akdeniz'den Kuzey Kutbu'na: Yakın Çeper, Uzak Çeper

Son 6 ay içinde Doğu Akdeniz, Karadeniz ve Kuzey Kutup Bölgesi arasında mekik dokudum. Fiziksel olarak değil malesef, zihinsel olarak.

15 Kasım'da, Koç Üniversitesi Denizcilik Forumu (KÜDENFOR) ve 21. Yüzyıl İçin Planlama Grubu işbirliği ile Ankara Rahmi Koç Müzesi'nde düzenlenen "Doğu Akdeniz ve Türkiye Çalıştayı - 1"de, "Doğu Akdeniz'deki Deniz Güçleri" başlıklı bir bildiri sundum.

15 Şubat günü, yine KÜDENFOR tarafından İstanbul Rahmi Koç Müzesi'nde düzenlenen "Değişen Arktik Jeopolitiği" çalıştayında, "Arktik Bölge ve Askeri Stratejik Gelişmeler" başlıklı bir bildiri sundum.

Bir ay kadar sonra, 18 Mart günü de İstanbul Türk Ocağı ve KKTC Ada Kent Üniversitesi'nin Gazimağusa'da düzenlediği, "Kıbrıs Meselesi: Dünü, Bugünü ve Yarını" çalıştayında, "Doğu Akdeniz'deki Askeri Dengeler ve Türkiye" başlıklı bir bildiri sundum.

2 Nisan günü ise Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı'nın (SETA) 2019 Bahar Semineri kapsamında "Karadeniz'de ve Doğu Akdeniz'de Jeopolitik Mücadele" başlıklı bir seminer verdim.

Bunlar dışında 12 Aralık günü Milli Savunma Üniversitesi Atatürk Stratejik Araştırmalar Enstitüsü'nde (MSÜ ATASAREN) ve 4 Ocak günü MSÜ Alparslan Savunma Bilimleri Enstitüsü'nde (MSÜ SAVBEN) "Vakalar Üzerinden Savunma Teknolojilerinin Dönüşümü" başlıklı birer konferans verdim. Bunlar, jeopolitik gündemden biraz nefes almamı sağladı.

Bir buçuk ay içinde Kuzey Kutbu'ndan Karadeniz'e ve oradan Doğu Akdeniz'e geçiş, düşünsel seviyede bile kolay değil. Ancak bu "seyahatin" duraklarının, araştırma ve çalışma alanlarıma giren bazı ortak noktaları bulunuyor:

i. Her üç bölge de, birer "jeopolitik sıcak nokta" ("hot spot"),
ii. Her üç bölgede de, bölge ülkelerinin son dönemde artan askeri faaliyetleri ve silahlanma projeleri söz konusu,
iii. Karadeniz ve Doğu Akdeniz doğrudan, Kuzey Kutup Bölgesi dolaylı olarak Türkiye'nin savunma ve güvenliği için önem taşımakta.


Doğu Akdeniz ve Türkiye Çalıştayı - 1

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin (KKTC) kuruluş yıldönümü olan 15 Kasım günü düzenlenen çalıştayda odak noktası, Doğu Akdeniz'deki enerji keşifleri ve bunların yarattığı jeopolitik rekabet idi.

Çalıştayda bir konuşma yapan KÜDENFOR Direktörü Amiral Cem Gürdeniz, manidar bir şekilde tam da o gün Doğu Akdeniz'deki 10 numaralı sahada faaliyete başlayan Exxon Mobil üzerinden Türkiye’ye mesaj verildiğini, Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin artık riskler ile değil tehditler ile karşılaşma dönemine girildiğini söyledi. Gürdeniz, Türkiye'nin karşısında büyük bir bloğun oluştuğunu, yakın ve orta vadede Libya, Suriye, Lübnan ve KKTC dışında deniz yetki alanları sınırlandırması konusunda kendi yanına çekebileceği devlet olmadığını vurguladı.

Çalıştayın son oturumu bir tartışma forumu şeklinde yapıldı. Konuşulan konular arasında Doğu Akdeniz’de Münhasır Ekonomik Bölge veya Kıta Sahanlığı sınırlarımızın bir an önce ilan edilmesi; Mersin Taşucu’nda Deniz Dibi Madenciliği sektörünü de destekleyecek büyük bir tersanenin kurulması; TPAO ve MTA’nın sadece Türk deniz yetki alanlarında değil aynı zamanda KKTC nin de hakkı olan sahalarda kuyu açması; Sismik araştırma gemilerimizin işletici personelinin kabotaj kanununa uygun şekilde tamamen Türkleştirilmesi için tedbirler alınması ve KKTC’de acilen deniz üssü kurulması gibi konular konuşuldu.

Benim sunumum, Doğu Akdeniz ülkelerinin donanma modernizasyon faaliyetleri ve bölgedeki askeri hareketlilik ile ilgiliydi. Özet olarak şu bilgi ve değerlendirmeleri paylaştım:

Asya, Afrika ve Avrupa arasında jeostratejik bir kavşak konumunda olan Doğu Akdeniz, tarih boyunca deniz ticaret hatlarının kesiştiği, pek çok medeniyetin alışveriş yaptığı bir bölge olmuştur.

Doğu Akdeniz'in bu önemi, son dönemde yapılan hidrokarbon keşifleri ile daha da artmıştır.

Bu ortamda, özellikle Suriye İç Savaşı ve Libya'da, bölgesel ve küresel askeri, insani, ekonomik ve siyasi etkiler doğuran çatışmalar sürmektedir.

Özellikle yeni enerji jeopolitiği etkisiyle, bölge ülkelerinin silahlı kuvvetlerinin modernizasyon ve tedarik faaliyetlerinde deniz kuvvetlerine yapılan yatırımların ağırlık kazandığı görülmektedir. Bu bağlamda, bölge ülkelerinin deniz kuvvetlerinin güncel envanterleri incelendiğinde,

- Türkiye, Yunanistan ve Mısır'ın donanmalarının sayısal bazda öne çıktığı,

- Özellikle İsrail ve Mısır'ın son dönemde yeni gemi inşa ve tedarik programlarına ağırlık verdiği,

- Suriye Deniz Kuvvetlerinin, iç savaşın da etkisiyle muharip gücünün neredeyse tamamen ortadan kalktığı; buna karşın K-300P Bastion kıyı konuşlu gemisavar füzelerinin yakın gelecekte ciddi bir risk teşkil edebileceği,

- GKRY ve İsrail örneklerinde görüldüğü üzere, hidrokarbon yatakları ve MEB'lerde devriye maksatlı olarak korvet, karakol botu alımlarının dikkat çektiği,

- İsrail, Yunanistan, Mısır ve Türkiye'nin denizaltı inşa ve modernizasyon programlarının dikkat çektiği, bu bağlamda korvetlerle birlikte Doğu Akdeniz'deki ana muharip unsurların denizaltılar olacağı,

- Suriye İç Savaşı dolayısıyla 2015 yılından bu yana Rusya'nın bölgedeki varlığını hızla artırdığı, Doğu Akdeniz Daimi Deniz Görev Gücü ve Tartus, Hımeymim üslerindeki unsurları aracılığıyla bölgede bir A2/AD şemsiyesi kurduğu,

- Buna karşılık SNMG2 görev gücü ile NATO, 6'ncı Filo ile ABD, Kıbrıs'taki Ağrotur ve Dikelya üsleri ile İngiltere ve ayrıca Fransa'nın bölgede ciddi askeri varlık bulundurdukları görülmektedir.


Değişen Arktik Jeopolitiği

KÜDENFOR'un düzenlediği çalıştay, 15 Şubat günü İstanbul Rahmi Koç Müzesi Fenerbahçe Vapuru Yolcu Salonu’nda gerçekleştirildi.

Kuzey Kutup Bölgesi'nin (Arktik) önemi, yeni hidrokarbon keşifleri ve eriyen buzulların ortaya çıkardığı deniz ticaret hatları nedeniyle artmış bulunuyor. Bölgenin bu değişim gösteren jeopolitiği de, bölge ülkeleri arasında yoğun bir rekabeti tetiklemiş durumda. Çalıştayın diğer katılımcıları, bölgenin enerji kaynakları bakımından yapısı, deniz ticaret hatlarının durumu ve bölgedeki jeopolitik rekabet hakkında son derece ayrıntılı ve aydınlatıcı bilgiler aktardılar. Ben de, bölgedeki askeri faaliyetler ile ilgili güncel manzarayı sunmaya çalıştım. Sunumumun ana hatları şu şekildeydi:

- Kuzey Kutup Bölgesi, dünyadaki keşfedilmemiş doğalgaz ve petrol kaynaklarının yaklaşık %25’sini barındırmaktadır ve son dönemde enerji kaynağı keşif ve sondaj faaliyetlerinde hızlı bir artış gözlemlenmektedir.

- Bölgedeki en önemli ülkelerden Rusya, 2030 itibariyle bölgedeki kaynakların %55’ini kontrol etmeyi planlamaktadır.

- Buna karşın Kuzey Kutup Bölgesi'nde enerji kaynakları arama ve çıkarma faaliyetleri yüksek bütçe ve ileri teknoloji ürünü ekipman gerektirmektedir.

- Rusya, bölgede en yoğun askeri faaliyet gösteren ülke olarak göze çarpmaktadır. Rusya'nın Kuzey Kutup Bölgesi'ne yönelik askeri stratejisinin üç ana hedefi bulunmaktadır. Bunlar, ulusal egemenliğin korunması, bölgedeki ekonomik hak ve çıkarların korunması ile küresel güç kimliğinin korunduğunun gösterilmesidir.

- Rusya'nın bölgedeki askeri varlığı, Kuzey Filosu Askeri Bölge Komutanlığı bünyesindedir. Bu komutanlık envanterinde açık kaynak bilgilerin göre 38 civarında suüstü muharip gemi ile 42 civarında denizaltı bulunmaktadır; kara gücü ise iki kutup piyade tugayından müteşekkildir.

- Bölgedeki askeri üs ve tesislerin hızlı bir modernizasyondan geçtiği görülmektedir. Üç ana askeri üs mevcuttur. Bunlar Kotelni Adası, Franz Joseph ve Alakurtti'dedir.

- Rus ordusunun envanterindeki pek çok muharip ve destek tipi aracın bölge şartlarına uygun türevlerinin üretildiği veya bölgeye uygun yeni araç ve teçhizat geliştirildiği görülmektedir. Bazı örnekler olarak T-80BVM ana muharebe tankı, BTR-82A tekerlekli zırhlı personel taşıyıcı, MT-LBV paletli zırhlı muharebe aracı, Tor-M 2DT ve Pantsir SA hava savunma sistemleri, DT-10PM, DT-30PM paletli nakliye araçları, TTM-1901 Berkut kar aracı, GAZ-3344-20 amfibik nakliye aracı, Trekol 39249 6x6 tekerlekli araç ve Mi-8 AMTŞ-VA genel maksat helikopteri gösterilebilir. Piyade teçhizat ve melbusatının da bölgeye uygun olarak geliştirildiği görülmektedir.

- Kanada'nın bölgede kısıtlı bir muharip gücü bulunmaktadır.

- Ülkenin Kutuplara yönelik statejisi, "Canada First Defence Strategy" belgesi ile düzenlenmiştir. Bu kapsamda Kanada, bayrak gösterme, karakol ve arama - kurtarma odaklı bir teşkilatlanma ve teçhizat tedariği programı yürütmektedir.

- ABD'nin Kuzey Kutup Bölgesi'ne yönelik stratejisinin ana belgeleri, her ikisi de 2013 tarihli olan "National Security for the Arctic Region" ile "DoD Arctic Strategy" belgeleridir.

- ABD'nin bölgeye yönelik stratejisinin ana hatları, anayurt güvenliğinin (homeland strategy) ve egemenliğin korunması, Arktik bölgeye yönelik kesintisiz durumsal farkındalığın sağlanması ve korunması, bölgedeki deniz ticaret hatlarının güvenliğinin sağlanması ile bölgedeki altyapı ve tesislerin geliştirilmesi olarak sıralanmaktadır.

- Buna karşın ABD'nin, bölge koşullarına özel olarak tadil edilmiş ya da geliştirilmiş bir suüstü muharip platformu bulunmamaktadır. Askeri yapılanma, Alaska merkezlidir.

- Norveç'in bölgedeki askeri varlığı Ørland Hava Üssü ile bir adet kuutp piyade taburundan oluşmaktadır. Kuzey Buz Denizi üzerinde devriye ve denizaltı savunma harbi maksatlı olarak ABD'den P-8 Poseidon deniz karakol uçağı tedarik faaliyeti devam etmektedir.


Kıbrıs Meselesi: Dünü, Bugünü ve Yarını

KKTC Ada Kent Üniversitesi ve İstanbul Türk Ocağı iş birliğiyle yapılan “Kıbrıs’ın Dünü, Bugünü ve Yarını” Çalıştayı, 18 Mart günü üniversitenin Gazimağusa'daki kampüsünde gerçekleştirildi.

Öte yandan bu çalıştayın kişisel olarak benim için ayrıca bir önemi de var: 10 yıldan fazla bir süredir görmediğim ve burnumda tüten Kıbrıs'la hasret gidermeme ve konuklardan Emekli Büyükelçi Uluç Özülker ile tanışıp sohbet etmeme vesile oldu.

Çalıştayda, Kıbrıs sorunu, Doğu Akdeniz'deki rekabet bağlamında incelendi. Gerek sunumlarda gerekse Kıbrıs'ta geçirdiğim birkaç günde, adada federasyon, konfederasyon gibi seçeneklerin hızla gündemden düşmekte olduğunu, iki ayrı devletli, "taksim" çözümünün öne geçtiğini gözlemledim. Ayrıca milliyetçi hareket ve görüşlerin de KKTC gençliğinde yayıldığını gözlemledim. Bunlar, KKTC iç siyasetinin de seyrini şekillendirebilecek gelişmeler.

Sunumum, KÜDENFOR Doğu Akdeniz sunumumun biraz daha genişletilmiş bir hali idi. Bu sefer bölge ülkelerinin yalnzca deniz kuvvetleri değil, tüm silahlı kuvvetler modernizasyon faaliyetleri bağlamında güç dengelerini aktardım.

Bu sunumumda, Türkiye'nin Doğu Akdeniz'de Yunanistan - GKRY - Mısır - İsrail mihveri tarafından kuşatılmaya çalışılması riskine dikkat çekmeye çalıştım. Türkiye'nin şah damarı konumundaki Doğu Akdeniz'de böyle bir setin oluşması her ne pahasına olursa olsun önlenmelidir.


Karadeniz'de ve Doğu Akdeniz'de Jeopolitik Mücadele

Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı (SETA) her yıl güz ve bahar dönemlerinde yüksek lisans ve doktora öğrencilerine yönelik seminerler düzenliyor. Bu yılki bahar seminerini güvenlik ayağında, 2 Nisan günü Karadeniz ve Akdeniz'deki jeopolitik rekabet ile ilgili bir ders verdim.

Her ne kadar coğrafi olarak ayrı konumlarda olsalar da aslında her iki denizin de jeopolitiği birbiriyle doğrudan ilintili. Bunun güzel bir dışavurumu, Doğu Akdeniz'deki Rus deniz görev gücünün büyük kısmının, Karadeniz Filosuna bağlı gemilerden oluşması belki de. Öte yandan Karadeniz'in doğu - batı ve kuzey - güney eksenlerinde; Doğu Akdeniz'in de Afrika, Avrupa ve Asya ortasında birer kavşak niteliği taşıyor oluşu, bu bölgelere dair değerlendirme ve öngörüleri ister istemez etkiliyor.


Toparlamak Gerekirse - Dört Deniz'in Güvenliği

Bir teröristin, bir havaalanına saldırı düzenlemeye karar verdiğini farz edelim. Üzerinde taşıdığı silah ve bombalarla havalimanı dış kapısından içeri girip güvenlik kapısından içeri adımını attığı anda cihaz ötecektir. Bu anda güvenlik görevlileri müdahale etseler dahi, terörist üzerindeki silah ve bombalarla kalabalığa saldırabilir, çok sayıda sivili öldürüp yaralayabilir. Güvenlik kapısı ve görevliler teröristi tespit etmiştir ancak güvenlik sistemi başarısız olmuştur. Zira terörist, kapıdan içeri adımını atmış, silahlarının etkili mesafesi ile havaalanının içine nüfuz etmiştir.

Dolayısıyla yapılması gereken, havaalanının güvenliğini açık ve gizli, aktif ve pasif tedbirlerle dış kapıdan çok daha öte bir noktadan, dış çeperden başlatmaktır. Güvenlik kapısı ve güvenlik personeli, iç çeper emniyetini sağlayacaktır.

Türkiye, sadece fiziki olarak değil; politik, askeri, ticari, kültürel ve tarihi olarak da Dört Deniz'in çevrelediği bir coğrafyanın merkezindedir. Doğuda Hazar Denizi (Gökdeniz), batıda Akdeniz, kuzeyde Karadeniz ve güneyde Kızıldeniz tarafından sınırlanan bu bölge, Türkiye için yakın çeper olarak nitelendirilebilir. Türkiye'nin ulusal güvenliğinin; askeri, siyasi, ekonomik ve ticari çıkarlarının korunması için bu bölgenin güvenliğinin sağlanması, bu bölge ile sıralanan bu alanlardaki ilişkilerin sağlam bir şekilde yürütülmesi şarttır. Türkiye'nin bu yakın çeperdeki her türlü gelişmeyi yalnızca takip eden değil, şekillendiren ve yönlendiren bir konuma gelmesi, kendi güvenliğini sağlaması için gereklidir.

Dört Deniz'in güvenliğinin sağlanması için de, dış çeperinde oluşabilecek askeri, siyasi, ekonomik vb risklerin önceden tespit edilip yönetilmesi gerekir. Bu dış çeperi, Kuzey Kutup Bölgesi, Atlas Okyanusu'nun batısı / Cebelitarık, Sahraaltı Afrika, Hint Okyanusu ve Asya-Pasifik olarak çizmek mümkündür. Türkiye, yakın çeperinin güvenliğini sağlamak için bu bölgelerdeki siyasi, ticari ve endüstriyel varlığını geliştirmek, gerektiğinde askeri operasyon, kuvvet aktarımı vb gerçekleştirebilecek bir kabiliyete erişmek durumundadır.

ABD'nin, Soğuk Savaş dönemindeki, özellikle 1960'lı, 1970'li yıllarda sahip olduğu stratejik zekanın ve oyun kurma becersinin soluk bir hayaletinin küresel sistemi şekillendirmeye cüret ettiği bir dönemi yaşıyoruz. Bu stratejik zeka geriliği, kof bir kas gücü ve künt bir dini fanatizmle birleşmiş bir yönetimde vücut bulmuş durumda. Bu tehlikeli bileşim, ironik bir biçimde ABD'nin süper güç özkütlesini aşındırıcı etkiye sahip. Daha yalın bir ifadeyle, ABD'nin bölgesel konularda strateji kurma ve oyun planı yönetme becerisi eriyor. Bu da, Türkiye gibi bölgesel güçler için daha geniş manevra alanına sahip olma anlamına geliyor. Bu güç mücadelesinin ya da "itiş kakışın" bir yansımasını S-400 - F-35 krizinde görüyoruz.

Bu fırsat, aslında başlı başına bir de risk içeriyor Türkiye için. Zira Türkiye'nin gerek Dört Deniz havzasının güvenliği gerekse dış çepere dair stratejik zekası ve algı kapasitesinin üst seviyede olduğunu söylemek pek mümkün değil. İçinde bulunulan sosyal, kültürel ve entelektüel dekadans, böyle bir büyümeyi yönetebilmeyi ve sürdürebilmeyi neredeyse imkansız kılıyor. Yani Türkiye, kendisine rağmen büyüme riski ile karşı karşıya.

2 yorum:

serkansogta dedi ki...

"Yani Türkiye, kendisine rağmen büyüme riski ile karşı karşıya."

Bu saatten sonra fırsata çevirmek çok zor anladığım kadarıyla. Teşekkürler.



Not: Arda bey, yazılarınızı düzenli olarak takip ediyorum ancak bugün sanırım dalgınlıktan sunumlarınızın linklerini az kalsın farkedemiyordum. Acaba sunum linklerinizi yazının sonunda dipnot olarak da vermeniz mümkün mü? İyi günler dilerim.

Adsız dedi ki...

Taşucunda Tersane kurmaktan ziyade güneyde (tasucu degil ama iskenderun daha makul olabilir) ikinci bir Amfibi Tugay kurup, çıkartma filosunun bir kısmını (ozellikle tcg anadolu ve ilerde tcg trakya'yi) ve bir Fırkateyn filotillasini burada konuslandirmak caydırıcılik açısından elzem diye düşünüyorum.uygur