28 Ağustos 2014 Perşembe

Savunma Reformu: Ne? Ne İçin? Nasıl?

Cumhurbaşkanlığı internet sitesinde 22 Ağustos günü "Savunma Reformu Raporu" başlıklı 43 sayfalık bir belge yayınlandı. Belge, 10 Ağustos seçimlerinde 12'nci Cumhurbaşkanı olarak seçilen Recep Tayyip Erdoğan'a görevini devretmeye hazırlanan Abdullah Gül'ün son icraatlerinden birini temsil ediyor.

PDF biçemindeki 43 sayfalık belge aslında 2013 Haziran ayında oluşturulan Savunma Reformu Çalışma Grubu'nun hazırlamış olduğu ve Türkiye'nin savunma mekanizmasının reformuna ilişkin tespit ve çözüm önerilerinden oluşan 220 sayfalık raporun, gizlilik dereceli olmayan ("Tasnif Dışı") kısımlarından oluşuyor. Cumhurbaşkanı Gül'ün rapora dair önsözü, "Yönetici Özeti", "Değerlendirmeler ve Öneriler" ile "Sonuç ve Uygulama Esasları" başlıklı bu kısımlar, raporun özüne dair derinlemesine ayrıntılı olmasa da genel bir çerçeve sunuyor. Raporun aslı, 13.08.2014 tarihli Milli Güvenlik Kurulu toplantısında kurul üyelerine takdim edilmiş.

Savunma Reformu'na ilişkin değerlendirmelerde bulunmadan önce raporun dikkat çeken kısımlarını incelemekte fayda var. Konunun, Türkiye'nin ulusal savunma ve güvenlik gündeminin en önemli  ve en acil maddelerinden olduğunu düşünüyorum ve hem bu raporu hem de parçası olduğu reform sürecini bu nedenle önemsiyorum.

Abdullah Gül'ün önsözünde ilk dikkat çeken ifade, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin (TSK) sahip olduğu güce rağmen görevini daha etkin, güçlü ve verimli şekilde icra etmesini engelleyen yapısal sorunlarının bulunduğu ve bu sorunlara dair çözümlerin uygulanmasının gecikmiş olduğu tespiti. Dahası, hem münferit NATO müttefiki ülkelerin hem de örgütün kendisinin yeni koşul ve tehditlere göre değişim ve dönüşüm süreci geçirirken, Türkiye'de bu yönde bir adım atılmamış olmasına dikkat çekiliyor. Burada satır arasındaki eleştiri, teşkilat, komuta - kontrol gibi konularda yapılan yeniliklerin yapısal sorunlara bir çözüm getirmediğidir. Evet, TSK, Soğuk Savaş'ın bitiminden bu yana teşkilat, yapılanma ve teçhizat konularında önemli oranda değişim geçirmiştir ancak tüm bu yenilikler mevcut yapısal sorunların hiçbiri çözülmeden, onların üstüne eklenmiştir.

Gül, reform çalışmasının arka planına ilişkin de bilgi vermiş. Konuyla ilgili görüşlerini, 05.04.2012 tarihinde Harp Akademileri Komutanlığı'nda yaptığı konuşmasında aktardığını ifade etmiş. Asya - Pasifik Bölgesi ve Arap Baharı özelinde küresel jeopolitik gelişmeler, güvenlik ve güç kavramlarının yeni stratejik ortamdaki konumları ile Türkiye'nin izlemesi gereken politikalar ana başlıklarından oluşan söz konusu konuşma incelendiğinde, Savunma Reformu'nun işaret fişeğinin ateşlenmiş olduğu görülüyor. Gül, bu konuşmasında aynen önsözde saydığı ABD, İngiltere, Almanya, Fransa, Hollanda ve İspanya ülkelerini zikretmiş. Bu ülkelerin gerçekleştirmiş oldukları reformların ortak noktaları olan tesis, üs ve personel sayılarının azaltılması, müşterek harekât yeteneğinin artırılması, muharip birlik oranının yükseltilmesi, teçhizat modernizasyonu gibi unsurlar sıralanmış. Buradan hareketle de Türkiye'nin kapsamlı bir savunma reformu gerçekleştirmesi gerektiği ifade edilmiş. Bu amaçla da müşterek hareket yeteneğinin artırılması, mükerrer teşkilat kademelerinin ortadan kaldırılması, harcama kalemlerinde etkin tasarruf gibi önlemler ifade edilmiş.

Harp Akademileri'ndeki konuşmanın reformla ilgili kısımları yakından incelendiğinde anlaşılıyor ki, konunun geçmişi 2012'den çok daha öncesine dayanmakta. Örnek ülke incelemeleri ve Türkiye'nin gerçekleştirmesi önerilen reform kalemlerine ilişkin yapılmış bir ön çalışma söz konusu (ya da başka bir olasılık: yapılmış ve rafa kaldırılmış veya yarım kalmış bir çalışma da olabilir)

Bu da, reform ve dönüşüme gösterilmiş olunan bir direncin varlığını düşündürüyor.

Rapora geri dönelim.

Gül, Savunma Reformu Çalışma Grubu'nun kurulması için 2013 Nisan ayında bir talimat verdiğini aktarmış. Grubun başkanlığını yürütmüş olan Prof. Dr. Ali Karaosmanoğlu, ulusal güvenlik ve strateji konularında uzman bir bilim adamı. Kendisi aynı zamanda Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü'nün de kurucusu. Grubun diğer üyeleri Milli Güvenlik Kurulu eski Genel Sekreteri Büyükelçi Tahsin Burcuoğlu, Savunma Sanayii Müsteşar Yardımcısı Dr. Faruk Özlü, Kara Harp Okulu Dekanı Tuğg. Murat Yetgin, Hava Kuvvetleri Komutanlığı Eğitim Daire Başkanı Hv.Plt.Tuğg. Recep Ünal ile (E) Tuğa. Doğan Bozkurt sayılmış.

Reformun amacı iki ana bileşenden müteşekkil: Askeri etkinlik ve ekonomik verimlilik. Bu ikisinin bileşimi ile muharip görev öncelikli profesyonel, elit bir silahlı kuvvetler inşası öngörülmüş. Bu dönüşüm sürecinin ise, savunma planlama ve yönetiminde sivil uzman altyapısının ve sivil - asker işbirliğinin geliştirilmesi ile sağlanacağı vurgulanmış. Burada, savunma planlama ve yönetiminde sivil mekanizmalara yapılan vurgu önemli. Bunu doğrudan Genelkurmay Başkanlığı'nın Milli Savunma Bakanlığı'na (MSB) bağlanması şeklinde indirgemek hatalı olacaktır. Burada daha ziyade savunma ihtiyaçlarının belirlenmesi ve yönetiminde sivil bir kapasite inşasının öngörülmüş olması öne çıkıyor. Türkiye'de bugüne kadar askeri - stratejik konular neredeyse tamamen askeri bürokrasinin uhdesindeydi. Bu konularda fikir yürüten, makale, rapor, kitap ve benzeri çalışma hazırlayan akademisyen ve araştırmacı sayısı son derece sınırlıydı, mevcut olanların ise büyük kısmı askeri kökenli olup yine bunların bir kısmının entellektüel yeterlilikleri (?) Suriye'nin RF-4E uçağımızı düşürmesi, Suriye İç Savaşı ve benzeri kriz süreçlerinde görüldü. Çok boyutlu ve çok katmanlı bir konu olan savunma ve güvenlik mekanizmasının tasarımı ve yönetiminde sivil bir kapasite inşasının dile getirilmiş olması sevindirici ve umut verici (Konu ile ilgili olarak bkz: Bir Kitle İmha Silahı Olarak Cehalet)

Raporun "Yönetici Özeti" bölümünün "Amaç ve İlkeler" kısmında bazı temel tespitlere yer verilmiş. Bunlar şu şekilde sıralanmış:

1. Gelişmiş ülkelerle karşılaştırılınca muharip güç oranımız düşüktür.
2. Hizmet alımı yoluyla siviller tarafından yapılabilecek işler vardır.
3. Karar ve uygulama süreçlerinde mükerrer kademeler bulunmaktadır.
4. Milli Savunma Bakanlığı’nın (MSB) yapısı, görevleri ve yetkileri gelişmiş ülkelerden farklıdır.
5. Demokratik ülkelerdeki kontroller bizde eksiktir.
6. Savunma sanayii ve teknolojisinin geliştirilmesine ihtiyaç vardır

Bu tespitler, raporun ilerleyen kısımlarında ayrıntılandırılmış.

Silahlı kuvvetlerin mevcudu sadece ön hatlardaki askerlerden ibaret değildir. Tüm savunma mekanizması içindeki idari ve teknik personel de buna dahildir. Buna bakım - onarım kademeleri, lojistik, eğitim, sağlık ve benzeri birimler de eklenince aslında klasik ordu teşkilatlarında muharip / savaşan personelin oranı oldukça düşük kalmaktadır. Böyle orduların idamesi 20'nci yüzyılda daha kolaydı. Ancak hem Soğuk Savaş'ın sona ermesi, hem ekonomi ve teknolojideki gelişmeler hem de bütçe sorunları, silahlı kuvvetleri daha küçük ancak hızlı manevra yapabilen birimler olarak dönüşüme zorladı. Arka plandaki diğer kademeler ise silahlı kuvvetlerin görev ve sorumluluğundan çıktı. Bu dönüşümün faydası ise, personel mevcudunu verimli bir şekilde düşürmek, savunma bütçesini muharip ve sonuç alıcı unsur ve yetenekler için daha fazla harcayabilmek ve komuta - kontrolde artan sürat olarak sıralanabilir.

Nitekim raporda bu kapsamda alınabilecek bazı tedbirler olarak şunlar sıralanmış:
  • İdari ve lojistik faaliyetler için hizmet alımı
  • Hizmet alım süreçlerinin planlama ve yönetimi için MSB bünyesinde bir birimin kurulması
  • Askeri üslerin büyük şehirlere yakın merkezlerde toplanması ve kışlaların bu üs ve tesislerde yer alması
  • Dış kaynaktan hizmet alımının zor ya da imkânsız olduğu koşullarda gerçekleştirilecek muharip dışı faaliyetler için hazırlık
  • Aktif kullanılmayan er ve erbaş kadrolarının kaldırılması (Personel sayısında tasarruf)
  • Ceza ve infaz kurum güvenliğinin Jandarma Genel Komutanlığı'ndan Adalet Bakanlığı'na devredilmesi
  • Kara sınırları güvenliği sorumluluğunun İçişleri Bakanlığı'na devredilmesi
TSK'nın muharip görevlere odaklanması kapsamında, operatif ve taktik seviyelerin dışındaki stratejik karar alma süreçlerinin alt kademelerden itibaren sivil-asker işbirliğine dayanması önerilmiş. Bu, çok önemli. Önemini vurgulamak için, yeniden yapılandırılması tavsiye edilen MSB ile ilgili sunulan görüşlere bakalım:

Asker ve sivil bütün paydaşların katkıları alınarak MGSB ve milli savunma stratejisinin hazırlanması,
  • Türkiye’nin savunma ve güvenlik stratejisi ile politikalarının kamuoyu ile paylaşılacağı bir dokümanın (Beyaz Kitap gibi) belli aralıklarla hazırlanması,
  • En üst düzeyde siyasi otoritenin görev ifadesi ile başlatılması gereken Milli Savunma Planlama Faaliyetleri’nin (MSPF) ve bu faaliyetler içinde yer alan Planlama, Programlama ve Bütçeleme Sistemi (PPBS) kaynak yönetimi faaliyetlerinin yürütülmesi,
  • On Yıllık Tedarik Programı’nın (OYTEP) karşılıklı bilgi alışverişi ve koordinasyon içinde hazırlanması ve uygulanmasının sağlanması,
  • TSK sağlık hizmetlerinin sivil unsurlarla bütünlük içinde yürütülmesi.

Özellikle altını çizdiğim kısımlar son derece kritik. Çünkü;

Türkiye'de ulusal savunma, güvenlik ve strateji konularında fikir üreten, tartışan ve vizyon çizen bir kamuoyu henüz mevcut değil. Son 10 yılda bu konuda kısıtlı ölçekte olumlu gelişmeler gözlenmekte. Ancak ulusal savunmanın çok boyutlu ve çok katmanlı bir konu oluşu, bu konudaki tüm plan, projelendirme, karar alma ve icraat kademelerinde asker ve sivil paydaşların eşgüdüm ve uyum içinde çalışmasını gerektiriyor. Yani daha yalın bir ifadeyle, ulusal savunma, sadece askeri bürokrasinin ifa edebileceği bir görev ve sorumluluk değil.

Ancak ne yazık ki, bürokrasi geleneği, kültür ve vizyonsuzluk gibi yapısal sorunlardan dolayı, bu konular neredeyse tamamen askeri bürokrasiye terkedilmiş durumda. Soğuk Savaş ortamında makul karşılanabilecek olan bu olgunun, özellikle 21'nci yüzyıl ile birlikte bilakis ulusal güvenliği tehdit edebilir boyutlara geldiğini gördük.

Stratejik planlama ve karar alma mekanizmalarımızdaki acziyetin en somut göstergelerinden biri, savunma sanayiine ilgi duyan ya da sektörde çalışan pek çok kişinin dahi ismini duymamış olduğu Savunma Sanayii Yüksek Koordinasyon Kurulu'dur.

3238 sayılı Kanun'un öngördüğü savunma sistemi.
Halihazırda bu sistem, tasarlandığı şekliyle çalışmamakta
(Kaynak: SSM)
13.11.1985 tarih ve 18927 sayılı Resmi Gazete ile yürürlüğe giren 3238 numaralı kanun, başkanlığını Başbakan'ın üstleneceği bir Savunma Sanayii Yüksek Koordinasyon Kurulu'nun (SSYK) kurulmasını öngörmüş. Kurulun Başbakan dışındaki üyeleri olarak Genelkurmay Başkanı, ekonomik işlerle görevli Devlet Bakanı, Milli Savunma Bakanı, Dışişleri Bakanı, Maliye ve Gümrük Bakanı, Sanayi ve Ticaret Bakanı, Kuvvet Komutanları, Jandarma Genel Komutanı, Başbakanlık Müsteşarı, Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarı ile Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarı olarak sıralanmış. Listeyi dikkatle okuyan okur, bakanlık isimlerinden dolayı kanunun zaten yeterince eskimiş olduğunu farkedecektir.

Yılda en az iki kez toplanması gereken SSYK'nın görevleri kanunda şu şekilde belirtilmiş:

1. Bakanlar Kurulu tarafından onaylanan genel strateji doğrultusunda, planlama ve koordinasyonun sağlanmasını takip etmek, düzenleyici direktifler vermek,

2. Genelkurmay Başkanınca hazırlanan Stratejik Hedef Planına uygun olarak Fon ile tedariki öngörülen silah sistemleri ile araç ve gereçlerin tedarik şeklini tespit etmek.

Kurul, bir çeşit stratejik karar alma ve eşgüdüm organı olarak tasarlanmış. Peki bu görevini yeterince yerine getirmiş mi?

Hayır. Zira Savunma Sanayii Yüksek Koordinasyon Kurulu, kanunla kurulmuş olduğu 1985 yılından bu yana, yani 29 yıldır hiç toplanmadı. Kanunla belirtilen görevlerinin ilkini hangi kurum ya da kuruluşun gerçekleştirdiğini söylemek zor: Çünkü ortada "onaylanan genel strateji" diye bir şey yok. İkincisi ise kısmen Savunma Sanayii Müsteşarlığı (SSM) tarafından yürütülmekte.

Bu, ulusal savunma mekanizmasının halihazırda günü kurtarmaya odaklı bir motivasyonla çalışmakta olduğunun sadece tek bir göstergesidir.

Önerilen şekilde stratejik seviyede etkin bir sivil - asker uyumunun tesisi ve bu alanda sivil uzman altyapısının geliştirilmesinin bir sonucu da, bahsi geçen Beyaz Kitap ve On Yıllık Tedarik Planı (OYTEP) belgeleri olabilir. Bu tür stratejik vizyon ve plan belgeleri, neredeyse tüm gelişmiş ülkelerde, geniş bir kamuoyu katkısı ve geribeslemesi ile, çoğu zaman yoğun tartışmalar ile oluşturulur. Vatandaşlar, ülkelerinin tehdit algılamasını, stratejik algı ve yönelimini, buna karşı geliştirilmesi planlanan strateji ve politikaları bilir, bunları tartışır ve anayasal organlar aracılığı ile denetler. Etkin bir ulusal savunma, etkin bir geribesleme mekanizması ile oluşturulabilir (Bkz: Geribesleme Mekanizması)
Katılımcı demokrasinin bir ürünü olan Beyaz Kitap, bir konu hakkındaki hükümet politikasının genel hatlarını belirleyici kaynak belgedir. Savunma alanında askeri ve sivil paydaşların etkin bir işbirliği ile hazırlanacak ve düzenli olarak güncellenecek bir Beyaz Kitap, ulusal savunma ve güvenlik alanında Türkiye'nin aldığı konumu, içinde bulunduğu koşulları ve izlemesi gereken politikaları ilanen sunabilir.

Daha teknik bir içeriğe sahip olan OYTEP'in ise, hazırlanmasında ekonomik, siyasi, kültürel ve benzeri boyutlar denkleme dahil edilebilmelidir. Savunma alımları ve ArGe projeleri, yapıları itibariyle çok çeşitli yan etkilere ya da etkenlere sahiptir. Bunun en güncel örneğini hava ve füze savunma sistemi ihalesi sürecinde yaşamaktayız. On yıllık bir sürece yayılacak savunma tedarik planı, ülkenin politik, ekonomik ve ticari gidişatı, vizyonu ve uzgörüsü ile harmanlanmış bir şekilde hazırlanmak durumundadır. Bu da, tek başına asker - sivil işbirliğini zorunlu kılacak hususlardan bir tanesidir. Diğeri ise, raporda önerilen TSK'nın tehdit ve yetenek odaklı savunma planlamasına geçişidir.

Klasik platform odaklı planlamada, ihtiyaç platform bazında değerlendirilir ve planlanır. Eskiyen uçak yerine yeni uçak, tank yerine yeni tank gibi. Sayılar, tehdit algısı, teknoloji ve etkinlik katsayısına göre değişir. Ancak etki odaklı planlamada sadece düşmanın silah sistemlerinin sayı ve yeteneği değil, ülkenin topyekûn gücü, siyasi, sosyo-psikolojik, ekonomik ve teknolojik eğilim ve gelişmeler gibi çok sayıda etken de denkleme dahil edilmek durumundadır. Zira elde edilmesi hedeflenen etkiyi çok farklı şekillerde ve yer ve zamanına göre sert ya da yumuşak güç ile (veya bunların bileşimi ile) elde etmek mümkün olabilir. Bu da farklı disiplinlerde uzgörülerle beslenmiş, esnek ve dinamik bir stratejik planlama ile mümkündür. Dolayısıyla konu sadece askeri teknikten ibaret değildir.

Nitekim:
"Güvenliği geleneksel güç unsurlarıyla sağlamak artık mümkün görülmemektedir. Askeri güç ve yetenekler diplomasinin hedeflerini desteklemekte yetersiz kalabilmektedir. Askeri ve sivil yeteneklerin uyumlu ve birbirini tamamlayıcı şekilde kullanılması giderek önem kazanmaktadır."
TSK'nın modernizasyonu kapsamında hava ve füze savunması ve elektronik harp projelerine özel önem ve aciliyet atfedilmesi öneriliyor. İsabet olur, zira her iki alanda da, özellikle hava savunması alanında zavallılıktan bir tık yukarıda bir donanıma sahibiz. Türk hava sahasının etkin korunması F-16'ların sırtına emanet ve bunun dışında balistik ve seyir füzelerine karşı savunmamız ancak NATO müttefiklerinin insafına kalmış durumda. Bu durum, özellikle Ukrayna, İran, Irak ve İsrail'in durumları göz önüne alındığında kabul edilemez. Öte yandan bu alanda mevcut bulunan açığın onlarca yıldır kapatılamamış olmasının da hesabı sorulabilmelidir.

Raporun özel önem verdiği bir konu, TSK'nın sınırötesi varlık gösterebilecek ve harekât icra edebilecek şekilde yapılandırılması. Türkiye'nin dört deniz havzasında siyasi, askeri ve kültürel hegemonyasını tesis etmek zorunda olduğunu savunan bir gözlemci olarak bu konuda ayrıca yorum yapma ihtiyacı hissetmiyorum.

Savunma reformunun, TSK'nın teşkilat yapısına dair en önemli ayaklarından biri, müştereklik kültürünün yerleştirilmesi ve geliştirilmesi olacak gibi görünüyor. Bu doğrultuda üç ana unsur tariflenmiş:

1. Müştereklik kültürünün yaygınlaştırılması: Bu kapsamdabirey, kuvvet ve müşterek karargâhlarda farkındalık seviyelerinin artırılmasına yönelik eğitimler ve uygulamalı çalışmaların düzenlenmesi

2. Konsept oluşturma, deneme, analiz etme, doktrin oluşturma, eğitim, tatbikat ve alınan derslerin, ilgili tüm paydaşların katılımıyla bilimsel temele dayalı olarak, müştereklik bakış açısıyla ele alınması ve iyileştirme çalışmaları yapılması

3. Kurulacak müşterek komutanlık ve karargâhların görevlerine göre donatılması, eğitimlerinin yapılması ve harbe hazır tutulması.

"Müştereklik" kavramını farklı ülkeler farklı sistemlerle çözmüş durumda. Söz gelimi ABD'de Genelkurmay Başkanlığı nispete başkanın askeri danışmanı gibi bir konumda. Kuvvet komutanlıkları ise, kendi emirlerindeki birliklerin harbe hazır şekilde tutulması, eğitilmesi ve donatılmasından sorumlu. Herhangi bir kriz ya da harekât durumunda, harekâttan sorumlu komutanlık emrine, çeşitli kuvvetlerden ihtiyacı olan birlikler tahsis ediliyor. İlgi ve alaka bölgesi küresel olan ABD, dünyayı çeşitli komutanlıklara bölmüş durumda. Ayrıca ABD'deki bürokratik ve yönetsel kültür, alışkanlık ve yapılar bu tip bir teşkilata ve müşterek harekât sistemine izin veriyor. İtalya gibi bazı ülkelerde ise, tüm kuvvet komutanlıklarına ilaveten müşterek bir harekât komutanlığı bulunuyor. Savaş ya da kriz durumunda aktif hale geçen bu komutanlığa, ihtiyacı olan birlikler ilgili kuvvetlerden tahsis ediliyor.

Dolayısıyla müştereklik kavramını çözmek, ülkenin kendine özgü koşulları göz önünde bulundurularak mümkün olabilir. Burada esas önemli olan irade ve azmin mevcut olması. Zira 21'nci yüzyılın tehdit ve harekât ortamı ile askeri teknolojideki gelişmeler, 20'nci yüzyıldan kalma teşkilat ve harekât usül, plan ve yöntemlerini bertaraf etmiş durumdadır.

Bu konudaki görüş ve düşüncelerimi, "Müşterek?" başlıklı yazımda özetlemeye çalışmıştım.

Raporun "Savunma Sistem Tedariki ve Lojistiği" başlıklı bölümü dikkat çekici tespit ve eleştiriler içeriyor. İlk göze çarpan, halen uygulanmakta olan Plan Program Bütçe Sistemi'nin (PPBS), doğrudan ABD'den ithal ve Soğuk Savaş'ın koşullarına göre şekillendirilmiş olması; günümüz şartlarına ve Türkiye'nin ihtiyaçlarına yanıt vermekten uzak olması tespiti. PPBS'nin ayrıca oldukça hantal olduğu ve ihtiyaçların zamanında temininde yetersizliği vurgulanmış. Bu kapsamda, ihtiyaç plan ve bütçeleme sistemine yönelik kapsamlı bir yenilik tavsiye ediliyor.

Soğuk Savaş'ın üzerinden 25 yıla yakın zaman geçmişken, başta bölücü terör, kitle imha silahları ve asimetrik tehditler olmak üzere çok çeşitli tehditlerle yüzyüze olan Türkiye için bu, yüz kızartıcı bir durumdur. Ulusal savunma sanayiini kurmaya ve hayatta tutmaya çalışan Türkiye'nin, savunma ihtiyaçlarının planlamasını, ithal, demode, hantal ve verimsiz bir sistem üzerine kurmuş olması, dahası bu sistemin iyileştirmesinin dahi gerçekleştirilememiş olması bir ulusal güvenlik sorunudur.

Raporun benim açımdan son derece önemli bir tespiti, sivil sektörden özellikle lojistik alanında hizmet alımı konusunu gündeme getirmiş olması. Bilhassa ömür devri yönetimi (life cycle management) açısından tasarruf sağlayıcı ve verimliliği artırıcı olma potansiyeli taşıyan bu uygulama, pek çok Batılı ülke ordusu tarafından kullanılmakta. Bakım - onarım, eğitim kalemleri başta olmak üzere pek çok hizmet, özel sektörden satın alınabiliyor. Böylelikle personel, tesis, işletme - idame maliyetlerinden tasarruf sağlamak mümkün olabiliyor. Artış eğilimi gösteren bu yönelimin yakın gelecekte varabileceği noktaya dikkat çekmek amacıyla bir süre önce "Bir İhalenin Hikayesi" adlı yazıyı kaleme almıştım.


Değerlendirmeler

Sağlıklı bir analiz için raporun tamamını incelemek gerekli ancak gizlilik derecesi nedeniyle bu mümkün değil. Yine de şu hususları vurgulamak mümkün:

1. Türkiye'nin ulusal savunma ve güvenlik mekanizması, çevresindeki tehdit ortamına ve ulusal ihtiyaçlara yanıt verebilecek kapasitede değildir.

2. Bu zafiyetin kanımca en önemli nedeni, ulusal savunma ve güvenlik stratejisini inşa edecek eşgüdümlü, uyumlu bir asker - sivil yapısının noksanlığıdır.

3. Bu noksanlık, Genelkurmay Başkanlığı'nı Milli Savunma Bakanlığı'na bağlayarak giderilemez. Kültürel bir dönüşüm gerekmektedir.

4. Söz konusu kültürel dönüşüm, aynı ağ odaklı mimari hususunda olduğu gibi, çok boyutlu düşünce ve karar alma sisteminin uygulanmasına bağlıdır. Yani:

"... Müşterek algı ve müşterek bilinç oluşturan, bunu tüm unsurlarla ilgi ve yetki oranında paylaşan, inisiyatifi ve etki odaklılığı ön plana çıkaran bir kabiliyet, sevk, idare ve yönetimsel anlamda günümüzdekilerinden farklı boyutta bir zihinsel yapı ile mümkündür. Tüm harekât ihtiyaçlarını (istihbarat, ateş destek, lojistik vb) kendi imkânları ile sağlayabilen birimlerden, yani düğüm noktalarından oluşan böyle bir yapının sevk ve idaresi, klasik hiyerarşik yapıya nazaran çok daha süratli olacaktır...

...Klasik hiyerarşik kafa yapısı, söz gelimi bölge hava savunması yapan firkateynlerin katıldığı bir amfibik harekâtın plan ve icrasında çakılı kalır. İnisiyatif alma kabiliyeti gereklidir; taktik, operatif ya da statejik ihtiyaçlara geniş açıdan, çok boyutlu bakabilmek gereklidir; OODA döngüsünü hızlı tamamlayabilmek gereklidir."
5. Ukrayna'dan Irak'a, Suriye'den Doğu Akdeniz'e son derece karmaşık ve dinamik bir tehdit ortamında bulunan Türkiye'nin, farklı ulusal güvenlik tehditlerine farklı, esnek ve hızlı tepkileri, proaktif biçimde koyması gerekir. Halihazırda tüm savunma teşkilat, sanayi ve planlaması reaksiyonerdir; kendini savunmacı bir vizyonun ürünüdür. Yeni sistem tedarik projesinden teşkilat yapılanmasına hiçbir kademede önalıcı, yaratıcı ya da dinamik bir ortak aklın izi yoktur. Bunun nedeni de, özellikle sivil kademelerde bu alanlara yönelik derinlikli ve yetkin bir kapasitenin yokluğudur. Bu yoksunluk hali kendi başına Türkiye için bir ulusal güvenlik tehdididir.

6. Bu yapısal sorunların giderilmesine karşı bugüne karşı gösterilmiş atalet, söz konusu savunma reformunun, eğer uygulamaya geçerse, oldukça zorlu ve sancılı bir sürece gebe olduğuna delalettir.

7. Kişiler ve kurum / kuruluşlar iki şekilde değişim geçirirler:

i. Değişimi kendi içlerinde üretir, kendi inisiyatif ve iradeleri ile yürütürler
ii. Değişim, başkaları tarafından ya da ortam ve koşullar tarafından dikte ettirilir.

Birinci durumda değişimi tasarlamak ve yönetmek mümkündür. İkinci durumda ise "değiştirenin" insafı geçerlidir. Yani ya kendi kendinizi yenilersiniz, ya da size zorlanan yeniliği, zorlayanın şartları ile kabul edersiniz.

8. Türkiye'nin ulusal savunma ve güvenlik alanında kendi özgün stratejik aklını inşa etmesinin zamanı gelmiştir.

11 yorum:

Adsız dedi ki...

Jandarma ordusu NATO ya bağlı olmadığından kötü zamanlarda bizim tek güvencemizdir. Kuvvetler ayrılığının içine ettikten sonra bunu da yaparak bizi tamamen NATO nun köpeği yapmaya uğraşıyorlar. Jandarma nın dağıtılmasına ve İçişleri bakanlığının yeni uyduracağı güvenlik kuvvetine tamamen karşıyım. Siyasilerin elinde oyuncak ettiler memleketi.

Alper dedi ki...

Müştereklik vurgusunu okuduğumda aklıma Süleyman Şah türbesi ile ilgili basına sızan ses kaydı geldi.
Karamsarlığa düşmemek elde değil.

Adsız dedi ki...

Süleyman Şah Türbesindeki Konuşmanın aslı şudur; Mesele Suriyeye girme meselesi, konuşmada şöyle suriyeye girmek mesele değil, iki füze attırır ordan girersin ama girersek daha zararlı olur, dinleyenler ne yapıyor kelimeleri kesipe ekleyip yayınlıyor, girseydik uçağımız düştüğünde girerdik zaten girmek istemiyoruz.

Adsız dedi ki...

O ses kaydındaki asıl mesele türbe olayı falan değil, devlet mekanizmalarının tıkandığı, işlemediği ve ''pespaye'' hale geldiğiydi.

Adsız dedi ki...

Maalesef ordumuzun yapısal durumu eğitim ve doktrini, oluşturduğu kurumsal zeka ve beceri küresel olmaktan epeyce uzak.Bugüne kadar ülkede düzeni sağlamak ve politik muhalifleri bastırmayı kendine görev edinmiş ordu, hiçbir zaman bir modern dış ordu ile karşılaşmak için ciddi anlamda kendini hazırlamadığı gibi, sivillerin denetimini ve bütün şeffaflık yollarını kapatarak konformist kaygılar içinde kendi yapısal çürümüşlüğünü adeta yarattı.Siyasete doğrudan karışmış ve beyanatlarını dinleyebildiğiniz Gn kurmay başkanlarını ve vaya orgeneralleri hatırlarsanız, maalesef komuta kademesinin en tepesine ne kadar vasat, hatta vasatın altında bir zihinsel donanımla ve kültürel birikimle rahatlıkla çıkılabildiğini göreceksiniz.Enerji kaynağı kullanmadan enerji elde etmenin yolunu bulduklarını iddia ettiklerinde veya 2003 ırak savaşından önce televizyonlarda modern harpten tamamıyla bihaber olarak, haritalar önünde 'şimdi hammurabi tümenleri burada mukavemet göstermeye başlayacak ve cumhuriyet muhafızları Amerikan zırlı birliklerini Basra'da denize dökeceklerdir' gibi beyanlarını izlerken utandığınızı siz de hatırlarsınız.
Her 3 senede bir bütün subayların otomatik olarak terfi ettiği bir sistemde başarılı olmak için bir ihtiyacınız bir dinamizme de gerek yok zaten.Işık Koşaner'in özeleştirisinin kaydedildiği tape korkunç ve bir o kadar da trajik gerçekler içermektedir.Ve bu kocaman hantal ve paslı sistem nasıl düzelir inanın hiç bilmiyorum ve umutsuzum.Umarım bir dış savaş yenilgisi gibi korkunç bir felaket sebep olmaz bu yapısal reforma.Askeri teknolojilere hayranlık duyan bizler için ordumuzun modern ordular seviyesine geldiğini görmek sanırım mutlulukların en büyüğü olacaktır.Bunun için hem sivil hem askeri cenahta önce zihinsel devrimlerin oluşturulması gerekir.Fakat yine de Türk toplumu dinamik bir toplumdur yenilğe açıktır ve bakarsınız benim karamsarlığımı bir çırpıda geride bırakıp atıverir dev değişim adımlarını.
Umuyoruz ve diliyoruz.
Saygılarımla.

icoolmar dedi ki...

Değerlendirmeniz çok yerinde. Uzun zamandır benim yazı dizisi diye adlandırdığım makalelerinizin bir özeti konumunda. Savunma reformu raporunu hazırlayan kişilerin ortak bir özelliği, sizin yazılarınızı da takip etmiş oldukları izlenimini vermekte. Ya da aklın yolu birdir düşüncesi galip gelmiş ve yapılması gerekenleri sıralamışlar. Önemli olan uygulamaların ne zaman başlayıp hayata geçeceği. Teşekkürler.

Abuzer Kuru dedi ki...

Bazı konuları açığa kavuşturmak gerek:

1. TSK Türkiye Cumhuriyeti Devletinin bir parçasıdır. Farklı bir yapı değildir. Elinizdeki imkanlar ne ise ordunuz da o kadar olur. Beğenmediğiniz TSK 1974'te Kıbrıs Barış Harekatını o şartlar altında en iyi şekilde başarmıştır. 1974 yılında Türkiye'nin bugünkü Sudan vb. seviyesinde olduğunu hatırlatırım. (Yaşınız tutar mı bilmem: Benimki hafif tutuyor;) Meraklı olanlar o zamanki toplumsal ve ekonomik verilere bakabilirler. Aksi boş konuşma olur. Yine beğenmediğiniz TSK 2011 yılında Libya'da, diğer kurumlar ile işbirliği yaparak çok başarılı bir şekilde vatandaşlarımızı tahliye etmiştir.

2. Savunma Sanayii de bağımsız bir yapı olmayıp bu ülke sanayiinin bir parçasıdır. Dünya çapında doğru düzgün bir markası olmayan bir sanayiinin bir bölümünden çok fazla şey istediğinizin farkında mısınız? Türkiye'nin dünya çapında kabul görmüş bir motor markası, vites kutusu, otomobili var mı? Sanayimiz maalesef montaj aşaması geçememiş siz ondan özgün uçak vb bekliyorsunuz. Yüksek teknolojili mal ihracatınız 1 milyar doları geçmiyor. Siz hangi "etkin savunma sanayiisinden" bahsediyorsunuz?

3. Çevre ülkeler göz önünde bulundurulduğunda TSK ülkeye yönelebilecek (Rusya dahil) silahlı tehditlere karşı ülkeyi savunabilecek durumdadır. İçiniz rahat olsun. Ancak SİLAHLI TEHDİT dışındaki tehditler TSK'nın görev alanı dışındadır. ABD ile harb etmeyi veya Antartika'da operasyon planlıyorsanız o başka!

4. Rapor bence en önemli konuyu atlamış. O da TSK'dan ne beklendiğidir. Siz bu ordudan ne yapmasını istiyorsunuz?
a. Dış silahlı tehdide karşı ülkeyi mi savunacak?
b. İç tehdit ile mi uğraşacak?
c. Hududu mu koruyacak?
ç. Gençleri mi eğitecek?
d. Az gelişmiş il/ilçelerin ekonomisini mi geliştirecek?
e. Gençlerin eğitimine katkı mı sağlayacak,
f. Asayişi mi sağlayacak?

Bu sorular çoğaltılabilir. Ancak bu konuya bana göre açık net değinilmemiştir. Halbuki bir ülkenin silahlı kuvvetleri kendilerine verilen VAZİFE'ye göre şekillenir veya şekillenmesi gerekir.

S.2014 Birleşmiş Milletler İnsani Gelişmişlik Endeksine göre ülkemiz bütün dünya ülkeleri (181 ülke) içinde 67'nci sıradadır. Cari açığımız malum. Yüksek Teknolojili mal ihracatımız bir milyar doları bulmuyor. Bence bu ülke hak ettiğinden daha iyi bir orduya sahip.

6 Ülkemiz BM İnsani gelişmişlik Endeksinde ilk on sırada yer alır, dünya çapında markalarımız olur, yüksek teknoloji ihracatımız yıllık 250 milyar dolar olur ise siz hiiiiiç merak etmeyin gıcır gıcır harika bir devletiniz ve ordunuz olur.

Saygılarımla;

Adsız dedi ki...

elbette söz önemlidir. bununla birlikte uygulama çok çok daha önemlidir. bu yüzden bu raporun lisanına değil, "lisan-ı haline" bakmak önemlidir.

lafı uzatmamak için tek bir örnek vereceğim. gelişmiş ülkeler birçok askeri ihtiyacı sivil müteahhitlerden alıyor olabilir. bu nedenle tasarruf yapıyor da olabilir. amma ülkemizde bu durumun tek bir açıklaması vardır: eğer bu tarz bir yönelim olur ise sivil sektörden alınabilecek üç kuruşluk tüm işler on kuruşa yandaşlara dağıtılacak ve devlet bütçesi eskisinden kat be kat çok zarara sokulacaktır.

unutmayın şeytan da doğruları söyleyerek insanları aldatmaya çalışır. ağır aksak da olsa mevcut sistemin devamı, her hangi bir "reformdan" çok daha yararlı da olabilir. hangi ülkede yaşadığımızı unutmamak lazım...

Adsız dedi ki...

Burada tartışılan savunma reformu, TSK nın modern ihtiyaçlara göre yeniden yapılandırılması vs konular çok ileri düzey konular. Bizim içinde bulunuduğumuz durumda çok daha temel ve olmazsa olmaz olan, ülkeyi ülke yapan temel kurumlar ve kuruluşlar arasındaki (belgede adı geçen ülkeler de dahil olmak üzere, hiç bir aklı başında ülkede rastlanmayan) , güven (güvensizlik) sorununu çözmeden ne tür reformlara kalkışırsanız kalkışın, ne tür belgeler hazırlarsanız hazırlayın, hiç bir şekilde en küçük bir başarıya ulaşma şansı olmadığını düşünüyorum.

Adsız dedi ki...

ben ssdf'den mit ve emniyetin yararlandırılmaması talebini çok anlayamadım. terörizmle savaş başlığı altında geçirdiğimiz 10 küsur seneden ve ufukta -çok şükür ki- yakın gelecekte ortaya çıkabilecek bir sıcak veya soğuk savaş ihtimali yokken ya da ihmal edilebilir seviyedeyken, hele cia'ın başından savunma bakanlığına askeriyeden cia'ın başına geçilebiliyorken yani sınırlar iyice incelmişken...uygur

07 dedi ki...

Elinize sağlık çok yararlı bir makale hazırlamışsınız. Makalenize yapılan yorumlarda genellikle siyasi temelli fikirler beyan edilmiş. Reform talebinde bulunan siyasiler (siviller) açıkça temel savunma stratejisi belirlenmesi, planlanması ve uygulanmasında TSK'nın daha geride durmasını istiyorlar. Reform talep eden siyasilere güvenmeyen arkadaşlar ise bir çok eksiklikler olsa da durum aynen devam etsin diyor. Bence iki tarafta haklı. Mevcut sivil unsurların 2.Körfez savaşı, Pkk ile mücadele, suriye iç savaşı, İşid ve ülkemizdeki mülteciler sorunu, İsrail ile ilişkiler, Ermenistan açılımı fiyaskosu, İran ile ilişkiler, Rusya uçak krizi, AB ve ABD ile ilişkiler, Ergenekon ve Balyoz davaları gibi krizlerde tutarsız karar, eylem ve söylemleri güvenlik ve dış ilişkiler gibi hayati konularda siyasi sistemin emekleme seviyesinde olduğunu göstermiştir. Askeri yapının ise asli görevi yanında her işi yapmaya gayret ettiği, bilgi, birikim ve kabiliyetlerinin soğuk savaş seviyesinde kaldığı, yapısının hantal olduğu su götürmez bir gerçektir. Olması gereken, ulusal güvenlik stratejisi oluşturulması ve uygulanması için Hdp hariç tüm siyasi partilerin katılımıyla partiler üstü bir anlayışla ilkesel kararlar alınması ve bu kararların TSK üst komuta kadrosu ikna edilerek somut adımlara dönüştürülmesidir. TSK ya karşı yapılacak zorlama ve emrivaki çekişmeye neden olacaktır. Bu işleri sadece TSK ya bırakmak ise eski tas eski hamama devam olacaktır. Başka yolu yok malesef.