11 Mayıs 2019 Cumartesi

IDEF 2019 İzlenimleri


14’ncü uluslararası savunma sanayii fuarı IDEF 2019, 30 Nisan – 3 Mayıs tarihleri arasında, TÜYAP Fuar ve Kongre Merkezi’nde gerçekleştirildi.

Organizasyon firmasının verilerine göre, fuara 53 ülkeden 1,061 katılımcı firma ve temsilcilik katıldı. Fuarı 70 ülke ve üç uluslararası kuruluştan savunma sanayii alanında görevli 150 heyet ziyaret etti.

Fuara dair notlarım ve gözlemlerim şu şekilde:

Fuarda en geniş katılımı, gelenekselleşmiş olduğu üzere ASELSAN ve TUSAŞ gerçekleştirdi. Her iki firma da hem kapalı hem de açık alanlarda çok sayıda ürün ve platform sergilediler. Öte yandan bu sene ROKETSAN’ın katılımını genişlettiği, sergilediği ürün ve çözümlerin sayısının arttığı görüldü.

Fuara yurtdışı katılım, önceki fuarlara kıyasla kayda değer şekilde değişiklik göstermişti. Ziyaretçi heyet ve yetkililerin büyük kısmının, Türkiye’nin savunma ihracatında hedef pazarlar olan Afrika, Asya ülkelerinden olduğunu gözlemledim. ABD ve Avrupalı firmaların bazılarından hiç katılım yoktu, bir kısmı ise düşük seviyede varlık gösterdiler.

S-400 alımı ve Rusya ile ilişkilerden dolayı Rus firmaların fuara katılım seviyesi merak konusu idi. Çin ve Rusya’nın, Batılı savunma firmaları ile aynı anda katılım sağladığı DSA (Malezya) ve IDEX (Abu Dabi) gibi fuarlara gittim, buralarda nasıl boy gösterdiklerini biliyorum. Onlarla kıyaslayacak olursam, Rusya’nın IDEF’e katılımını “sönük” şeklinde niteleyebilirim. Rosoboroneksport başta olmak üzere Rus firmaları, son kullanıcıya yönelik ürün, araç-gereç maketi sergilediler. Endüstriyel işbirliğine yönelik herhangi bir çözüm, alt sistem ve teknoloji değil; Su-35, hava savunma sistemleri, radarlar gibi son kullanıcıya yönelik ürünleri mevcuttu. Rus firmaların katılımında, Türk savunma sanayii firmalarından ziyade karar alıcı ve son kullanıcıların hedeflendiği; herhangi bir endüstriyel işbirliği ruhu ya da mesajı yoktu. Başka bir ifadeyle Rusya, savunma sanayiinde esas muhatabının Türk savunma sanayii değil devlet olduğu mesajını verdi.

Burada bir parantez açmak gerekiyor.

Fuardan yaklaşık bir hafta kadar önce Savunma ve Havacılık Sanayii İmalatçılar Derneği (SASAD) tarafından 2018 Performans Raporu yayımlandı. Bu rapora göre Türk savunma sanayii sektörü 2018 yılında $8 milyar ciro sınırını aşmış durumda, ihracat da $2 milyarı geçti. Ancak bu veriler “kirli” ve “hassasiyeti düşük” verilerdir. Zira 2018 göstergelerine önceki yıllardan farklı olarak ilk kez THY Teknik ve ASFAT da dahil edildi. Dolayısıyla 2017 yılındaki yaklaşık $7 milyarlık ciroya nazaran kaydedilmiş gibi görünen ciro artışı yapaydır, isabetli bir değerlendirme için THY Teknik ve ASFAT verilerinin çıkarılmış hali ile 2018 göstergelerini de bilmek gerekir. Öte yandan rapora göre Türk savunma sanayii 2018 yılında $2 milyardan fazla ithalat yapmış, bu ithalatın %90’ından fazlasını da ABD ve Avrupa’dan gerçekleştirmiştir. Bu, sektörün cirosunun en fazla yaklaşık $6 milyarının ülke içinde kaldığı anlamına gelmektedir. Gerçekleştirilen ihracatın büyük kısmı da yine ABD ve Avrupa’ya, onun da neredeyse tamamı off-set şeklinde yapılmıştır. Bu “kirli” veriler baz alınsa dahi, IDEF 2019’un yerli – yabancı katılımı nicelik ve nitelik bakımından ele alındığında, ortaya dengesiz bir manzara çıkmaktadır.

Sektörün ana dış ticaret ortakları olan ABD ve Avrupa, politik ortam ve etkiler nedeniyle fuarda yoktur. Alt sistem, bileşen ve teknoloji temininde Ukrayna ve çeşitli Asya ülkeleri alternatif kaynak olabilir. Ancak mevcut tedarik zincirlerinin yerli ve yabancı ikamelerinin yaratılmaları kısa vadede gerçekleştirilebilecek şeyler değildir.

Öte yandan fuarda sergilenen ürün, çözüm ve projelerin geniş yelpazesi ile sektörün performans göstergeleri arasında bir dengesizlik gözüme çarptı. Uydu fırlatma sisteminden her türlü insanlı ve insansız hava ve kara aracına, tüfekten ateşlenen dahil her türlü hassas mühimmattan hava savunma destroyerine çok geniş bir alanda ürün, sistem ve çözüm üreten, ürettiğini ve geliştirdiğini iddia eden bir sektörün harcı yıllık 8 küsür milyar Dolar ve 67 bin personel değildir.

SASAD 2018 verilerine ilişkin yorumlarımı ayrı bir yazıya saklayarak parantezi kapıyorum.

Fuarda başta ana yükleniciler olmak üzere pek çok şirketin mevcut sözleşme ve siparişlere yönelik üretimlerden ziyade ürün ve proje tekliflerini öne çıkardıkları dikkatimi çekti. Bu, tek başına bir sorun olmamakla birlikte, sektörün varlığı için iç pazardan gelecek siparişlere bağımlılığı, ihracatının büyük kısmını off-set ile yapıyor olması ve kritik alt sistem ve bileşenlerde yurt dışına bağımlılığı göz önüne alınacak olursa, üzerinde durulması gereken bir sıkıntının varlığına işaret etmekte. Sektör, özellikle sektördeki büyük oyuncular, yeni fikir ve projeleri pazarlıyor gibi görünüyor. Ancak bu pazarlama faaliyetinde muhatabın son kullanıcıdan ziyade SSB ve Cumhurbaşkanlığı olduğu görülüyor. Son kullanıcının lojistik, eğitim, doktrin, plan ve ihtiyaç gibi hususları ile ilgili ne kadar sağlıklı bir iletişim gerçekleştirildiği benim için ciddi bir soru işareti. Bu yeni eğilimin örnekleri olarak Hürjet, Akıncı, Aksungur projeleri gösterilebilir. Yakın zamana kadar ihtiyacın tanımlanması (Proje Tanımlama Dokümanı – PTD) ile başlayan tedarik ve geliştirme süreçlerinde artık firmaların ürün ve projelerini ortaya koyup ihtiyaç yaratmaya veya tedarik sürecini tetiklemeye çalıştıkları izlenimini edindim. Bunda mevcut ekonomik durumun da etkisi olmalı.

İç güvenlik harekâtı, Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekâtlarında edinilen tecrübelerin hem bazı ürünlere hem de proje önerilerine yansıdığını gördüm. Ancak başta mühimmat olmak üzere bazı kalemlerde yabancı firmaların yoğun ilgisi, bu alanlarda yurt içi imkân ve kabiliyetlerin ihtiyaçları karşılamaktan hala uzak olduğunu düşündürdü.

Fuara alt sistem, parça ve bileşen üreticisi KOBİ’lerin katılımında çok büyük bir artış olduğunu gördüm. Bu, sektörün sürdürülebilirliği ile yatay ve dikey genişlemesi açısından sevindirici bir gösterge. Ancak KOBİ katılımını, katılan firmaların ürün ve çözümlerini yakından inceleyince bir dengesizlik olduğunu gözlemledim. Özellikle yapısal tasarım, kompozit malzeme, talaşlı ve talaşsız imalat gibi alanlarda çalışan firma sayısı çok fazlaydı. Ancak elektronik, yazılım, sensör gibi alanlarda aynı yoğun varlık yoktu. Daha somut bir ifadeyle, kara aracı ve gemi inşa ile hava aracı yapısal parçalarına yönelik alt sanayi ve tedarikçi ekosistemi olgunlaşmış; elektromanyetik ve elektrooptik sensörler, mikro-elektronik, ileri malzeme teknolojileri gibi alanlarda hala ciddi boşluklar var. Daha da somutlaştırayım: Fuarın vitrinindeki tüm kara araçlarının geliştirilmesini, üretilmesini ve idamesini destekleyebilecek bir alt yüklenici ekosistemi var, evet. Ancak bütün o hassas güdümlü füzelerin, hava araçlarının (özellikle motor bağlamında) ve sensörlerin geliştirilmelerini, testlerini, üretilmelerini ve idamelerini -yurt dışından bağımsız şekilde- destekleyecek yetkinlik henüz mevcut değil.

Benzer bir dengesizliği, belli alanlarda yığılmalar şeklinde gözlemledim: Lazer / yönlendirilebilen enerji, zırhlı kara aracı, insansız kara aracı, uzaktan kumandalı silah istasyonu gibi alanlarda çok sayıda irili ufaklı firma ürün ve çözüm sergiledi. Rekabeti teşvik etmek adına belli alanlarda iki ya da daha fazla sayıda firmanın faaliyet göstermesi desteklenmelidir elbet ama burada özellikle SSB’nin “trafik polisliği” rolünü aktif ve etkin şekilde oynaması gerekliliği öne çıkıyor.

Fuarda dikkatimi çeken firma ve ürünler ise şöyle:

ROKETSAN standında, ilk kez sergilenen Atmaca, Cida ve Yatağan güdümlü silah sistemleri dikkat çekti.

Varlığı uzun süredir bilinen, Deniz Kuvvetlerinin ihtiyacı için geliştirilen Atmaca gemisavar füzesi ilk kez kamuoyuna sergilendi. Fuarda ayrıca sergilenen İ sınıfı firkateynin ana silah sistemi olması öngörülmekte.

“Meskûn mahal muharebe silahı” olarak tanıtılan Cida, tek er tarafından ateşlenen, görüş hattı içi komut güdümlü (CLOS) bir füze sistemi. 50 – 750m menzile ve termobarik dahil farklı harp başlıklarına sahip olduğu bilgisi paylaşıldı. Atışlı test aşamasında olduğu, yıl sonunda seri üretime hazır hale geleceği bilgisi paylaşıldı.

En dikkat çeken ürünlerden Yatağan, piyade tüfeklerine takılan ya da münferiden kullanılan 40mm bombaatar fırlatıcılardan ateşlenebilen, lazer güdümlü bir minyatür füze sistemi. Geliştirme çalışmalarının devam ettiği, ilk test atışlarının sene sonuna doğru yapılacağı bilgisi mevcut. Fuarda sergilenen ve kullanım konseptini gösteren videoya göre Yatağan, bir sırt çantası içinde taşınan mühimmat ve başka bir piyade tarafından taşınan lazer işaretleme cihazı ile birlikte kullanılmakta. Lazer işaretleyici cihazı Fokus Mühendislik geliştirmiş.

Kullanım konseptini gösteren videoyu izlediğimde, sistemin, kurulum, ateşe hazırlık, hedef tespit ve işaretleme işlemleri itibariyle meskûn mahal muharebelerinin dinamik ortamına cevap verebilmesini şüpheli gördüm. Sistemin çalışması için bir nişancı ve bir işaretleyici gerekiyor ve şehir ortamında, ateş altında bu ikilinin sürekli birbirlerinin yakınında olması lazım. Ancak küçük dronlardan, bir çeşit “mini Cirit” gibi kullanımı daha mantıklı görünüyor. Öte yandan hepsinden daha önemlisi, bu boyutlardaki bir füzenin güdüm – kontrol, tahrik ve eyleyici (actuator) bakımlarından ciddi bir minyatürizasyon kabiliyeti gerektirmesi. Ne yazık ki minyatürizasyon, Türk savunma sanayiinin en iyi olduğu konulardan biri değil. Umarım yanılırım ve kısa sürede Yatağan’ın kullanıma girdiğini görürüz.

Fuarda en garibime giden, en anlamlandıramadığım ürün, ROKETSAN’ın “Karma Lançer Silah Sistemi” adı ile sergilenen füze fırlatma sistemi idi.

Sistem, farklı tip ve çaplarda füzeleri fırlatabilecek bir yapıda tasarlanmış. Sistemin, Bora taktik balistik füzesi ile TRG-230, T-300 ve T-122 güdümlü ve güdümsüz topçu roketlerinin fırlatılmasına uygun yapıda olduğu belirtilmiş. Ancak şöyle bir husus var: Tüm bu roket ve füze sistemleri, KKK’da farklı birliklerde kullanılıyor! Hiçbir birlikte, aynı anda farklı tip ve çaplarda roket ve füze sistemi bulunmuyor. Bu durum, dünyadaki pek çok ülke ordusu için de aynen geçerli: Envanterinde aynı anda taktik balistik füze ve topçu roketi bulunan bir topçu / füze birliği bilmiyorum. Dolayısıyla böyle bir sistemin envantere girmesi için, karma roket / füze envanterine ve kullanım konseptine sahip bir teşkilat yapısı gerekiyor. Ya da farklı sistemlerle donatılmış birliklerin, lançer aracı havuzu oluşturup ortak kullanımına dair bir konsept olmalı. Bu sistemi, eğitim, doktrin ve teşkilat bakımından hiçbir yere oturtamadım. Ayrıntılı bir bilgi alabilecek yetkili ile görüşme imkânım da olmadı.

ROKETSAN’ın ilk kez sergilediği bir başka ürün, TANOK adlı 120mm lazer güdümlü tank topu mermisiydi.  Benzer şekilde MKEK’nin de bu tip silahlar üzerinde çalıştığı anlaşılıyor. Hatta fuar sırasında MKEK, ABD’nin Mk45 deniz topları için geliştirdiği 127mm ERGM güdümlü mühimmatının çizimlerini 155mm güdümlü top mermisi çizimi olarak paylaşıp, Ukrayna ile 120mm güdümlü tank topu mühimmatı Konus’un lisans altında üretimi konusunda anlaşma imzaladı. Bu anlaşma, 1980’li yıllardan bu yana Rus yapımı tankların standart özelliği olan güdümlü tank topu mermisi yeteneğinin Türkiye’ye en sonunda gelme olasılığını doğurması bakımından sevindirici. Ancak öte yandan, Altay ana muharebe tankının seri üretime hazırlanan T1 versiyonunda, lazer güdümlü tank topu mermilerinin tevcihi için lazer işaretleme kabiliyeti bulunmuyor; atış kontrol sistemi de bu tür mühimmatlara uygun değil. Bu tip mühimmatların kullanılabilmesi için hem yeni, lazer işaretleme kabiliyetli nişancı ve/veya komutan periskopları hem de tadil edilmiş atış kontrol sistemi gerekiyor. Nitekim daha önceden SSB’nin paylaştığı görsellerde T2 versiyonu için bu kabiliyetin planlandığı görülmüştü. Tabi bir yandan da KKK’nın ana muharebe tanklarının lazer hedef işaretleme ile hem kendisi hem de diğer dost kara ve hava unsurları için hedef işaretleme hem de lazer güdümlü mermi ile harekât konusunda doktrin ve eğitim bakımından hazır olması gerekecek. TANOK’a geri dönecek olursak, 11kg ağırlığa ve 6km azami menzile sahip mühimmatın geliştirme çalışmalarına bu yılın başında başlanmış.

Bu arada şu anki hali ile 63.5t ağırlığında olan Altay T1'in, planlanan başta ilave zırh koruması olmak üzere yeni özelliklerle T2 modelinde 70t'a ulaşması işten bile değil. Bu durumda hangi motor ve aktarma organı çözümü kullanılacak, yerli geliştirilecek motor + aktarma bu ağırlık / güç isterlerine yanıt verebilecek mi çok merak ediyorum.

Fuarda sergilenen en cüsseli ürünlerden biri, TUSAŞ Aksungur insansız hava aracıydı. Anka ile çok sayıda ortak tasarım özelliği ve yapısal elemana sahip Aksungur şimdiye kadar iki deneme uçuşu gerçekleştirmiş. Fuara getirilen de, uçan prototiplerden biriymiş. Kanat altlarındaki üçer istasyonda çeşitli güdümlü silah sistemleri ile sonarlı şamandıra (sonobuoy) salan sistemi dikkatimi çekti. Bu, DzKK’nin talebine istinaden geliştirilen bir faydalı yükmüş. Benzer bir konsept üzerinde Predator ve Reaper İHA’larının üreticisi ABD’li General Atomics bir süredir çalışmakta: Guardian adı verilen bu İHA’nın, deniz karakol görevleri için üretilen algılayıcılara ilaveten sonobuoy salan ile de donatılması planlanıyor.

TÜBİTAK SAGE, Kuzgun adlı minyatür hassas güdümlü mühimmat ailesi ile G-40 adlı hava savunma füze konseptlerini ilk kez tanıttı. Kuzgun, lazer, IIR ve radar arayıcı başlıklarla donatılabilen, uçaktan atılan ve motorlu ile motorsuz versiyonları bulunan süzülebilen bir mühimmat ailesi. Bu özellikleri itibariyle MBDA üretimi Spear'ı andırıyor. Yalnızca uçaklardan değil, deniz platformları ve kara araçlarından da atılabilecek şekilde tasarlanmış.

G-40 ise, Göktuğ havadan havaya füzesinin roket motoru, harp başlığı ve arayıcı başlık gibi bileşenlerinin kullanıldığı, “soft cold launch” adı verilen bir fırlatma mekanizması ile lançerden dikey fırlatılan bir hava savunma füzesi. CAMM füzesinde kullanılana benzer, yenilikçi bir fırlatma yöntemi olan “soft launch”da, füze basınç vb yöntemlerle tüpten fırlatılmakta, ardından kendi motorunu çalıştırmakta. G-40’ın menzili 40km, azami irtifası da 40,000ft olarak verilmiş. G-40’ın harp başlığı yerine Kuzgun’un da takılabileceği, böylelikle kara hedeflerine karadan ya da denizden saldırı maksatlı olarak da kullanılabileceği kaydediliyor. Kuzgun’da mevcut olan veri bağı (data link) sistemi ile rota ve hedef düzeltmesi de mümkün olabilecek.

Burada SAGE'yi iki ayrı husustan dolayı tebrik etmek gerekir:

i. Olgunlaştırdığı yetkinlikleri, "lego" misali yenilikçi ürünlere dönüştürebilme kabiliyeti: HGK ve SOM ile elde edilen deneyim ve kabiliyetler, HGK'nın türevleri, Göktuğ, Kuzgun, G-40 gibi ürünlerde kendilerini göstermiş. Bunun önemine diğer örneklerle ayrıca değineceğim.

ii. "Soft launch" gibi, füze dikey fırlatma yöntemlerinde en yenilikçi ve en zor olanı üzerinde yoğunlaşması ve bu teknolojiyi Türkiye'ye kazandırmaya çalışması. Dikey füze fırlatma yöntemleri kabaca üçe ayrılır: "Hard", "cold" ve "soft". "Hard launch"da, füze tüpün içinde motorunu çalıştırır ve tüpten kendi enerjisi ile ayrılır. En tipik örneği Mk41 VLS olan bu yöntemin riskleri vardır (nitekim bir Alman firkateyni bu nedenle hizmet dışı kaldı kısa süre önce). Cold launch'da füze tüpten itilir ve çıkar çıkmaz motorunu çalıştırır. S-300/400 başta olmak üzere Rus sistemleri bu yöntemi kullanır. Ancak "cold launch"da füzenin "itilmesi" kontrollü değildir. "Soft launch"da ise füzenin itilmesi çok daha kontrollüdür ve füzeye tüpten çıkana kadar yüksek bir basınç uygulanmaz. Böylelikle roket motorunun ateşlenmesine kadarki sürede elektroniklerin basınçtan hasar görmesi ya da yüksek yüklere maruz kalması önlenir. CAMM füzesinde bu yöntem uygulanmakta örneğin.

SAGE'nin stand komşusu TÜBİTAK BİLGEM, "TÜMOL" adı verilen tüfeğe monteli lazer sistemini gösterişli bir şekilde tanıttı. Lazer silah sistemlerinin ve geniş bağlamda yönlendirilebilir enerji silahlarının dronsavar, uçaksavar ya da optik sistemlere karşı kullanımında bir sorun yok ancak bu sistemlerin piyade silahı olarak kullanılması, oldukça nazik, sorunlu bir konu. Bu tip silahlara yönelik Birleşmiş Milletler kararları, Cenevre Konvansiyonu maddeleri gibi kısıtlamalar bulunuyor. Çin'in kısa süre önce tanıttığı ZKZM-500 gibi silahlar var ve Çin geleneksel olarak uluslararası anlaşmaları çok umursayan bir ülke değil. ABD, Rusya gibi ülkelerin de lazer piyade silahları üzerine çalıştıkları biliniyor. Hal böyleyken, bu kadar netameli bir konuda yapılan çalışmaların ya mutlak gizlilik içinde yürütülmesi ya da ancak askeri, teknolojik, siyasi ve ekonomik olarak ABD, Rusya, Çin seviyesine ulaşınca kamuoyuna açıklanması gerekir.

OTOKAR fuarda Akrep 2e adlı, elektrik motorlu 4x4 zırhlı hafif keşif aracı tasarımını tanıttı. Akrep 2’nin dizel ve hibrid motorlu versiyonlarının da geliştirilmekte. OTOKAR Akrep 2’de, Arma 6x6/8x8 araçlarında kullanılan bazı temel sistemlerden faydalanmış. Bu da aracın geliştirme maliyetini kayda değer şekilde düşürmüş.

Fuarda ilk kez tanıtımı yapılan bir başka araç da, FNSS’nin SSB ile imzaladığı sözleşme ile geliştirdiği ve TCG Anadolu çıkarma gemisinde kullanılacak Zırhlı Amfibi Hücum Aracı (ZAHA) idi. 2017 Mart ayında imzalanan sözleşme ile FNSS, 23 adet Amfibi Hücum Personel Aracı, iki adet Amfibi Hücum Komuta Aracı ve iki adet Amfibi Hücum Kurtarma Aracı olmak üzere toplam 27 araç teslim edecek.

OTOKAR'ın Arma ve FNSS'nin Pars ile geldikleri yeri çok beğendim. Her iki araç ailesi de olgunlaşmış, çok farklı konfigürasyonlarda, farklı ihtiyaçlara yanıt verebilecek hale gelmiş. Pars 6x6 Komando aracını çok beğendim. Her iki firmayı da ulaştıkları üst seviye tasarım, sistem entegrasyon kabiliyeti ve yetkinliği bakımından takdir ediyorum.
Fuarda en geniş katılımı sağlayan ASELSAN’ın standında benim açımdan öne çıkan üç ürün vardı. Birincisi, ilk kez tanıtımı yapılan, önceden “Korkut D” adı ile bilinen ve “Gökdeniz” adı verilen gemi özsavunma silah sistemi (CIWS); ikincisi uzaktan kumandalı stabilize silah sistemleri ailesi ve üçüncüsü DASS elektrooptik kamera sistemi.

Seri üretimi ve teslimatları başlayan Korkut 35mm kundağı motorlu uçaksavar silah sisteminin gemiye takılabilecek şekilde uyarlanmış modeli olan Gökdeniz’in geçtiğimiz sene denemelerinin yapıldığını biliyoruz. Bu denemelerden edinilen deneyimlerde tasarımda iyileştirmeler yapılmış. Sistemde, milli olarak geliştirilen ATOM mühimmatı kullanılıyor. Çift namlulu sistem isteğe bağlı olarak kendi atış kontrol radarı ile kullanılabildiği gibi geminin radarıyla da tevcih edilebiliyor. Güzel bir haber, Gökdeniz’in ilk satışı da gerçekleştirilmiş durumda: Bir yurt dışı müşterisi için inşa edilecek korvetlerde Gökdeniz kullanılacak.

Gökdeniz’in büyük ölçüde, ASELSAN’ın STAMP ile çıktığı yolun sonunda ulaştığı aşama olduğunu iddia etmek mümkün. IDEF 2005’te ilk kez maketini gördüğüm STAMP, aradan geçen 14 yılda çok sayıda üretildi, üzerinde iyileştirmeler ve geliştirmeler yapılarak daha büyük kalibreli silahlar kullanan STOP’u doğurdu; bunlardan elde edilen tecrübeler ile Sarp ailesi çıktı ve en sonunda Nefer’e ulaşıldı. 2019’a gelindiğinde hem deniz hem de kara platformlarında kullanılabilecek, çok sayıda farklı silah sistemi ile donatılmış bir sistem ailesi elde edilmiş oldu. ASELSAN’ın bu alanda yetkinliğini pekiştirdiği, dünya çapında bir oyuncu olduğu net şekilde görülüyor.

ASELSAN’ın fuarda maketini sergilediği DASS elektrooptik kamera faydalı yükü de, yukarıda bahsettiğim yolun asimetriği. ASELSAN’ın ASELFLIR 200 ile başladığı, ASELFLIR 300 ile devam ettiği ve Anka S için geliştirdiği CATS ile sonuçlandığını sandığım macerada, aniden ortaya çıkan DASS ile ilgili herhangi bir teknik bilgiye ulaşamadım. Daha yeni hizmete girmeye başladığı duyurulan CATS’in üzerine ne eklendi, CATS demode mi oldu yoksa performansı mı yetersiz kaldı, bu üst segmentte bu kadar kısa sürede iddialı ürünler çıkaran ASELSAN neden hala taktik İHA’lara elektrooptik kamera üretemiyor, SİHA’larımız ve İHA’larımız neden hala ithal MX15HD’ler, Star Safire 380’ler kullanıyor gibi sorulara yanıt bulamadım.

Deniz Kuvvetleri Komutanlığı standında hem İ sınıfı firkateyn hem de TF2000 hava savunma harbi muhribi ile ilgili maket ve broşürler bulunuyordu. TF2000 tasarımının belli bir olgunluğa ulaşmış ve bu arada boyutunun da bir hayli büyümüş olduğunu gördüm. Geminin tonajı 7,000t bandına ulaşmış, boyu da 166m olmuş. Bu hali ile TF2000 (esasen artık TD2000 demek gerekir belki de), Güney Kore'nin KDXIII ve Japonya'nın Kongou sınıflarına yaklaşmış: Her ikisi de 165m civarı uzunluk ve yaklaşık 7,000t standart deplasmana sahip gemiler. Her iki sınıfın da gemilerinin yaklaşık $1 - 1.5 milyar birim maliyetinin olduğunu eklemek gerekir. DzKK'nın sergilediği makedin yanındaki palakada yazdığına göre ilk TF2000'in hizmete girişi 2027; toplam gemi sayısı da 7 olarak planlanmış.

DzKK standındaki TCG Anadolu LHD maketinde ve HvKK standında F-35'lerin gösterilmesini, buna karşın fuara son anda katılma kararı almış Lockheed Martin'in F-35 ile ilgili poster bile getirmemiş olmasını, Türkiye'den ABD'ye en azından askeri seviyede "geçmem senden" mesajı olarak algıladım.

Toparlamak gerekirse, bugüne kadar katıldığım IDEF'ler arasında en sönüğü olan IDEF 2019'da sektörün sunduğu vitrinde (ve arkasında) şunları gördüm:

1. Yukarıda G-40 ve Kuzgun örneklerinde bahsettiğim, yetkinliğin korunması hususu. Belli bir alanda proje ve ürünler aracılığı ile elde edilen yetkinliğin korunması durumunda, yenilikçi ve rekabetçi ürünlerin ortaya konması kolay olabiliyor. Burada yetkinlikten kasıt yalnızca deneyim sahibi insan kaynakları değil, aynı zamanda laboratuar, test ve değerlendirme altyapısı, üretim tezgahları, proses ve işlem bilgisi gibi kalemler. Bunların üzerine, ArGe ve ÜrGe faaliyetleri ile eklenecek, mühendislik tabiriyle "deltalar" vasıtasıyla yeni ürünlerin çıkması çok kolay olabiliyor. Göktuğ bileşenlerinin, geliştirilecek "soft launch" teknolojisi ile birleştirilerek G-40'a dönüşmesi; ASELSAN'ın stabilize uzaktan kumandalı silah istasyonu tecrübesinde elde ettikleri, benzer şekilde sualtı akustiği alanındaki yetkinliğini SEDA sistemine yansıtması; OTOKAR'ın Arma platformunda geliştirdiği bazı alt sistem ve aksamları Akrep 2e'de kullanarak gelitirme maliyetini düşürmesi; KaleKalıp ve Sarsılmaz'ın MPT üretim tecrübelerini değişik piyade silahlarına yansıtması gibi örnekler verilebilir. Bu, şüphesiz devlet katında desteklenmesi gereken bir süreç. Alan uzmanlıklarının inşası ve korunması, doğal olarak bu firmaların alt yüklenici ve yan sanayi ekosistemlerini kurmalarını ve geliştirmelerini sağlayacaktır. Böylelikle de büyük firmalar, tasarımcı ve entegratör pozisyonuna ulaşarak sektöre öncülük edebilirler.

Bu olmazsa, aynı anda hem "kardan su elde etme sistemi (!?!)" hem de AESA radarı üreten firmalarımız olur.

2. Sektörün özellikle kara aracı, piyade silahı ve büyük ölçüde de insansız hava aracı sistemlerinde dünya çapında bir kabiliyete ulaşmış olduğu görülüyor. Bu seviyenin, kritik teknolojilerde elde edilecek yetkinlik ile desteklenmesi şart. Örnek vermek gerekirse, performans bakımından dünyadaki muadilleri ile rekabet edebilen zırhlı araçlar üreten sektörün artık bu araçlarda kullanılan zırh çeliğini ve bu çeliği işleyecek takım tezgahları da üretebilmesi gerekiyor.

3. Bahsettiğim bu yetkinliğin yatay ve dikey şekilde sensörler, iletişim sistemleri, yazılım gibi alanlarda da gelişmesi şart.

4. Sektörün, ekonomik ve politik ortamdan doğrudan etkilendiği; özellikle S-400 / F-35 sorununun gidişatının büyük ölçüde endişeyle takip edildiğini gözlemledim. Basında her gün proje ve ürün haberleri ile yer alan, kamuoyunun yakından takip ettiği Türk savunma sanayii; Türkiye ekonomisinin %1'inden biraz daha fazlasını üretmekte, toplam istihdamın %0.23'ünü sağlamaktadır. Bunlar, sektörün sürdürülebilirliği açısından işaret fişeği niteliği taşıyan göstergelerdir.

5. Pakistan T129 ve MilGem örneklerinde olduğu gibi, katma değeri yüksek sistem ve platform ihracatı için kritik alt sistem ve bileşenlerde yurt dışı bağımlılık yok edilmeden ihracatta kayda değer artış sağlanamaz.

6. Sektörün yeni ürün ve proje geliştirilmesinde son kullanıcı ile yalnızca performans isteri bazında değil, doktrin ve teknoloji uzgörüsü bakımlarından da yakın işbirliği kurması gerekmektedir.

7. Sektörün planlama, sektörel strateji, bilgi paylaşımı ve öngörü gibi hususlarda çok daha şeffaf, geri besleme mekanizmalarını haiz, ilkeli bir hüviyete kavuşturulması şarttır.


7 yorum:

Adsız dedi ki...

Yazınızda STM'den hiç bahsetmemişsiniz. Son dönemde yaptıkları Sürü İHA sistemi hakkında ne düşünüyorsunuz?

MK dedi ki...

Güzel bir değerlendirme olmuş. Kirli tanımına gülümsedim.

Unknown dedi ki...

Arda bey size teşekkür ederim. Anladığım kadarıyla kamuoyu bilerek yanlış yönlendiriliyor. Birde piyade tüfeği üretimimiz ve ve ortaya çıkan envai çeşit ürün hakkındaki yorumlarınızı da merak ediyorum.

M.O. dedi ki...

Yine her İDEF Fuarı sonrası olduğu gibi yerinde tespitlerle rafine bir değerlendirme olmuş, umarım bunları okuyanlar sadece biz değilizdir. Teşekkürler...

Anonim dedi ki...

Son kullanıcıdan kastınız nedir?

Arda Mevlutoglu dedi ki...

Sayın Adsız (11 Mayıs 2019 16:24)
STM fuarda çeşitli İHA çözümlerini sergiliyordu ancak malesef çok yakından inceleme fırsatı bulamadım. Öte yandan bunların teslimatlarının devam ettiğini ve başta sürü İHA olmak üzere yoğun şekilde çalıştıklarını biliyorum. Sahadan geri dönüşlerle birlikte olgunlaşmış bir ürün ailesine sahip olacaklar.

Sayın Unknown (11 Mayıs 2019 17:40)
Piyade silahları konusunda teknik yorum yapabilecek durumda değilim. Ancak ürün çeşitliliği benim de dikkatimi çekti. MPT tecrübesinin yansıması olarak değerlendiriyorum. Tabanca konusunda da belli bir yetkinliğe ulaşıldığı, dünya çapında rekabetçi ürünlerin çıktığına dair değerlendirmeler var.

Sayın Anonim (12 Mayıs 2019 08:49)
"Son kullanıcı", savunma sektöründe yaygın kullanılan bir tabir. Ürün ve hizmetlerin esas müşterisini, yani Türk Silahlı Kuvvetleri, Emniyet ve diğer kurumları ifade ediyor.

Adsız dedi ki...

Sayın Mevlutoğlu,
Fuarda, Otokar ın ürettiği hibrit aracın özelinde yapılan sohbetlerde, hibrit ve elektrikli araçların savunma sanayisinde gelecek olduğu, ana muharebe tankları dahil tüm kara platformlarında, 10-15 yıl içinde ordu envanterlerinde bu sistemlerin yer alacağı dillendirildi. Sizce elektrikli ve hibrit araçların savunma sanayinde gelecek olduğu öngörüsü doğru mu? Ayrıca kullanım konsepti ne olabilir?