19 Temmuz 2011 Salı

Türkiye'de Korporatizm Üzerine Notlar

Kapitalist sistemde sosyal sınıflar.
Büyük hali için üzerine tıklayınız
(Kaynak: Caste System)
Taha Parla'nın ilham verici kitabı (aslında doktora tezi) "Ziya Gökalp, Kemalizm ve Türkiye'de Korporatizm"i okuyorum bir süredir. Stefanos Yerasimos'un "Az Gelişmişlik Sürecinde Türkiye"sine biraz ara vermiştim. İyi de etmişim, zira iç içe giren bu iki okuma bugünkü Türkiye'nin durumuna başka bir açıdan bakabilmeyi sağlıyor.

Taha Parla kitabında Kemalizm'i ele alıyor ve bunu, Kemalist düşüncenin temelinde yer alan Ziya Gökalp'in fikirlerini ve teorisini inceleyerek yapıyor. Derin bir konu. Derin, çünkü Kemalizm, çok farklı cephelerden çekiştirile çekiştirile amorf bir hale getirildi. O derece ki, "ulusal sol" ya da "sosyal demokrat" cenahlar, özünde namevcut olan kesişim kümeleri yaratarak Kemalizm'i bir çeşit şemsiye haline getirdiler. Kemalizm, ilerici, bilimsel düşünceyi ve ılımlı bir devletçiliği savunan kültürel (ve yer yer naif) bir idealizm ülküsünden, katı devletçi ve daha katı milliyetçi bir nemruta dönüştürüldü. Ellerine kollarına sağlık.

Ancak benim şu anda odaklandığım esas konu, korporatizm meselesi. Parla, Türkiye'deki tüm hakim siyasi mekanizmanın tam olarak korporatist olduğunu ve tam da bu yüzden "merkez" değil, "sağ" eksenli olduğu tespitini yapıyor.

Korporatizm nedir?

Türk Dil Kurumu, korporatizmi, "Fransız devriminden sonra Orta Avrupa'da düşünce olarak ortaya çıkan, daha sonra yeni korporatizm adını alan, ilk kez İtalya'da Mussolini'nin iktidara gelmesiyle uygulanan ve ardından Almanya ve İspanya'daki diktatör rejimlerce de benimsenen, sınıfların loncalar biçiminde tanımlandığı ve devletin loncaları temsil eden bir organ olarak iktisadi hayata sınırsız bir biçimde müdahale ettiği, iş çevreleriyle sendikalar arasındaki sınıf çatışmasını dengelenmeye çalıştığı ve özünde kapitalist sistemin korunduğu, sosyalizm ve sendikalizm karşıtı olan iktisadi sistem" olarak tanımlıyor. Daha özet bir ifade ile korporatizm, devletin birbiri ile uyumlu altsistemlerden müteşekkil olduğu bir yapıdır. Devlet, çok sayıda irili ufaklı çarktan oluşan bir mekanizmadır. Liberalizmin birey, Marksizm'in sınıf odaklı teorilerine karşılık Korporatizmde işlevsel gruplar söz konusudur.

Korporatizmde loncalar, meslek örgütleri gibi kümeler (korporasyonlar) bulunur. Bu altsistemler birbiri ile ekonomik ilişkiler içindedir. Korporatizm toplumsal sınıfları ve sınıf ayrımını reddeder, dolayısıyla işçi sınıfı da işveren sınıfı da yoktur. Hepsinin hakları, ücretleri, vergileri vb devlet tarafından belirlenir, kontrol edilir ve korunur. Korporatizm özel mülkiyete ve girişimciliğe karşı değildir ancak ekonomik hayatta devletin hatırı sayılır bir ağırlığı vardır: Devlet mekanizması özel sektörün bulunmadığı ya da bulunamadığı ekonomik alanlarda varlık gösterir.

Korporatizmin hedefi bireyin ya da sınıfın değil "kamusal çıkar"ın korunmasıdır. Bu yönüyle de zaten faşizmle arasındaki sınır çizgisi yer yer bulanıklaşabilmektedir. Sınırın kaybolduğu uygulamalar "Faşist Korporatizm", liberal ekonomiye uygun olarak evrilen türleri ise "Neo Korporatizm" olarak adlandırılıyor.

Neo korporatizmin en önemli alt kümesi ise Sosyal Korporatizm. Sosyal korporatizmin özünde toplumsal uzlaşı ve dayanışma yer almakta. Tüm "korporasyonlar" (meslek örgütleri, sendikalar vb) oy / söz / veto hakkına sahip ve devlet işleyişine ait kararlar toplumsal uzlaşı ile alınıyor. Sosyal korporatizmden bahsedebilmek için liberal esaslara dayalı bir ekonomik yapı, örgütlenme imkân, kabiliyet ve bilincine sahip bir işçi sınıfı ile gelişmiş bir sosyo-ekonomik toplum yapısı gerekiyor. Sendikalar, meslek örgütleri ve sivil toplum kuruluşlarının toplumsal ve siyasal hayatta büyük bir ağırlığı ve söz hakkı bulunuyor. Dolayısıyla sosyal korporatizmde toplumsal örgütlenme gücü ve bilinci son derece önemli.

Kemalizm, tüm sınıfların bir diğerinin lazım ve melzumu mahiyetinde olduğunu savunan, korporatist bir ideoloji. 1930'lu yıllarda sendikaları, yani işçi sınıfının örgütlenmesi yasaklanarak sınıflara yönelik düzenleme getirilmemiş ancak öte yandan işçilerin işverene karşı haklarını önemli ölçüde koruyan yasalar çıkartılmıştır. Devletçi bir korporatizm söz konusudur, yani son sözü devlet söyler, toplumun diğer tüm kesimleri eşit seviyededir.

Burada önemli vurgulamak isterim ki cumhuriyetle birlikte korporatizmin Türkiye'de doğuş ve gelişme sürecini ele almak için Türkiye'deki ekonomik ve sosyal yapıyı, liberal ekonominin ve girişimciliğin mevcut olmamasını, ortamın ve dönemin koşullarını çok dikkatli incelemekte fayda var. Yani "1930'ların Türkiye'si aynı İtalya gibi faşist bir ideolojiye sahipti" gibi bastansavma bir çıkarıma yönelmemek gerekir. Liberal ekonomiyi, girişimciliği ve kültürel milliyetçiliği savunan Kemalizm'e vurulan en insafsız ve acımasız yaftadır bu, aynı Ziya Gökalp'in ırkçı / kafatasçı söylem ve ideolojilere alet edilmesi gibi.   

Çok partili hayata geçişin gerçekleştiği 1946'dan sonra sendikalar toplumsal hayata girdi. Ancak sendikalar devlet emrinde, devletle birlikte çalışan ve devletin sözünden çıkmayan örgütler olarak kurgulandı. 1960'a kadarki süreçte sendikalar, ismi var cismi yok kabilinden, zayıf işçi kulüpleri olma niteliğinden öteye geçemedi. En cılız hak talepleri bile "siyasete karışma" olarak algılandı, katı yasaklarla sendikal faaliyetler, atalete çevrildi.

27 Mayıs darbesinin ardından oluşturulan 1961 Anayasası ise, sendikalara çok geniş hak ve özgürlükler getirdi. Sosyal korporatizmin gereklerinden olan güçlü toplumsal örgütlenmenin altyapısını inşa etti. Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu'nu (Türk-İş) desteklendi, kamusal işleyişte temsil ve söz hakkı verildi. Ne var ki, sosyal korporatizme en çok yaklaşılan bu görece özgürlük dönemi, 1982 Anayasası ile birlikte sona erdi. Sendikaların toplumsal ve siyasal hayattaki ağırlığı önemli ölçüde azaltıldı, güçleri tırpanlandı.

Yeni anayasa tartışmalarının gündemde olduğu şu günlerde ise farklı bir yapı ile karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum. Sendikaların toplumsal ve siyasal hayattaki söz hakkı, toplu iş görüşmelerinden ibaret bir görünüme sahip; yasama ve yürütme süreçlerinde bir varlık gösterebildiklerini söylemek mümkün değil. Dahası, yasama sürecinde sadece sendika değil, diğer sivil toplum kuruluşu ve örgütlerin de sürece yapıcı ve etkin bir katkıları olmuyor / oldurulmuyor.

Hükümet, kendi eksenindeki sivil toplum örgütleri ve meslek kuruluşları ile bir çeşit mikro otoriter korporatizm oluşturumuş durumda: Dikey hiyerarşi söz konusu. Bu hiyerarşinin dışındaki herhangi bir örgüt, kuruluş ya da zümre muhalif bir açılım gerçekleştirmeye davrandığı anda son derece sert bir biçimde eziliyor, hedeflenen toplumsal yapının "pürüzleri" traşlanıyor. Devlet mekanizması, 1930'ların İtalya'sını andırır bir yapıya doğru eksi yönde evriliyor. Bireysel hak ve özgürlükler giderek daha sıkı bir cendere içine alınıyor.

Başkanlık sistemi gelsin ya da gelmesin, pratikte Milli Şef sistemi (tekrar) doğuyor.

2 yorum:

Adsız dedi ki...

Türkiyede hemen hemen hiç bir sivil toplum örgütü organik olarak gelişip kurulmamıştır ya siyasal bir görüşe yanaşmış ve ondan beslenmiş onun sesi olmuş yada saroz,ab fonları gibi dışarıdan belli amaçlar cerçevesinde kurulmuştur,bunun en güzel örneği çeçen kafkas dernekleri ve kuruluşlarıdır tamamına yakını AB fonlarıyla kurulmuştur şimdi çıkarttıkları seslerden zaten ne oldukları anlaşılıyordur.İnsanlar hak ettiği gibi yaşarlar Milli şef değil memleketi yakacak heronu hak etmişlerdir.

Volkan Hamer dedi ki...

sitenizin web tasarımı güzelmiş..emeğinize sağlık