28 Eylül 2009 Pazartesi

Haftalık Bakış #15: Uzun Menzilli Körlük

Soğuk Savaş dönemlerine ait meşhur bir deyiştir: “Nükleer denizaltılar gerçek savaşta kullanılmamak üzere inşa edilirler”

Caydırıcılığın ne demek olduğuna dair güzel bir ifade.

Silah sistemlerinin menzil, kapsama alanı, boyut gibi nitelikleri büyüdükçe stratejik, politik ve ekonomik etkileri, askeri etkilerinin çok çok ötesine geçiyor.

Kıbrıs’ın Rusya Federasyonu’ndan S-300 hava savunma sistemi alması ile başlayan gerginliği hepimiz hatırlıyoruz. Kıbrıs’ta Yunanistan ve Türkiye’yi savaşın eşiğine getiren S-300 füzelerinin teknik kabiliyetlerine dair basında çok şey yazıldı, çizildi (çoğu saçmalıktan ibaret olsa da).



Peki Güney Kıbrıs Rum Yönetimi kaç batarya S-300 sipariş etmişti? Hatırlıyor muyuz? Önemli olan GKRY’nin S-300 gibi son derece etkili bir silah sistemini tedarik ediyor olmasıydı. Türkiye, sistemlerin adaya konuşlandırılmasına izin vermeyeceğini, gerekirse vuracağını ilan etti. Eğer GKRY geri adım atmasaydı, sistemler adaya doğru yola çıksaydı, büyük ihtimalle Türkiye bu sistemleri taşıyan gemileri F-16 uçakları ile bombalayacaktı.

Ancak bu gerçekleşmedi. F-16’lar herhangi bir nakliye gemisini bombalamadı. Bombalayabilme imkan, kabiliyet ve ihtimalleri, krizde GKRY ve Yunanistan’a geri adım attırdı.

İşte caydırıcılık budur.

Bir başka güzel örneği, İran – Azerbaycan gerilimi sırasında Türk Yıldızları akrobasi timinin, Bakı’nın Azadlık Meydanı’ndan yapmış olduğu gösteridir. 1 milyon seyircinin izlediği, 1960 – 1970’li yıllardan kalma, radarsız ikinci el jet savaş uçakları, İran’a geri adım attırmıştır. O uçaklar ki, silah bile taşımıyorlardı halbuki.

17 Ağustos 1999 Depremi’nden sonra değerli bir bilim adamımız deyim yerindeyse haykırıyordu:

“Bir sonraki deprem İstanbul’u vuracak. Ve kötü vuracak. İstanbul ve çevresi harap olacak. Bu kentlerin yeniden inşası için milyarlarca dolar kredi gerekecek. Bu kredi yurtdışından gelecek, başka yolu yok. Sana, yeniden imarın için milyarlarca dolar veren yabancı ülkeler, bir daha o kentleri ve o çevreyi sana bedava yedirtmez!”

İstanbul ve çevresi Türkiye’nin sanayi merkezi. Bu bölgenin mümkün olan en iyi şekilde korunması gerekiyor. GAP bölgesinin de ha keza. Ankara’nın da öyle.

İşin siyasi yönü siyasetçilerin olsun, bugün Türkiye’nin çevresindeki ülkelerin envanterinde ya da tedarik listesinde, Türkiye’nin bu hassas noktalarını vurabilecek sistemler varsa, Türk Silahlı Kuvvetleri de bunlara karşı önlem geliştirmek zorundadır. Bu, TSK’nın görevidir.

Bu kadar basit.

“Vay efendim AB uyum süreci, 17. Yüzyıldan bu yana değişmeyen sınır, X ülkesi ile iyi giden ilişkiler, Y ülkesinin dostça açılımları...”

Bunlar siyasetçilerin işidir. Asker, elindeki araç gereci en iyi şekilde kullanarak, ihtiyacına en uygun sistemi tarif edip envantere katılmasına yardım ederek, caydırıcılık tesis eder. Görevi budur.

İşte bu en temel gerçeklerden bihaber olan “düşünürlerimiz” son günlerde cehalet sınırlarını zorlamaktalar. Hani askerin görevi yurt savunması ile sınırlı kalmalı idi? İşte buyurun, hodri meydan! En temel yurt savunması ihtiyaçlarından biri!

Maskaralığın bir başka boyutu ise, malum “7 küsür milyar” mertebesi.

Foreign Military Sales (FMS; Yabancı Askeri Satışlar) kredi sistemi ile Savunma Sanayii Müsteşarlığı’nın yürütmekte olduğu LORAMIDS (Long Range Air and Missile Defense System; Uzun Menzil Hava ve Füze Savunma Sistemi) projesinden bihaber kalemler, cehaletin bini bir para kabilinden satırlar dökmekte.

FMS’den başlayalım.

Nitelik olarak diğer ticari ürünlerden son derece farklı olan silah sistemlerinin finansmanı, kimi zaman kendine özgü sistemlerle sağlanıyor. ABD'nin yakın ilişkide olduğu ülkelere silah satışı sırasında uyguladığı FMS de bu tür, değişik bir finansman ve tedarik yöntemi.

Normalde askeri sistemlerin satışı çoğunlukla hükümetler (savunma bakanlıkları) ile silah üretici firmalar arasındaki anlaşmalarla gerçekleştirilir. Hükümet, belli süreçler sonunda ihale ile ya da ihalesiz bir firmanın ürün ya da hizmetini seçer ve bu firma ile sözleşme görüşmelerine başlar. Firmanın, ait olduğu ülkeden ihracat iznini almasını müteakip sözleşme ve akabinde satış gerçekleşir. FMS ise, hükümetten hükümete bir askerî sistem satış programı.

FMS süreci, müşteri ülkenin ABD hükümetinden, ilgilendiği silah sisteminin fiyat ve uygunluğuna dair bilgi ("Price and Availability Data") talep etmesi ile başlar. Fiyat ve uygunluk bilgisinin alıcı hükümete iletilmesinden sonra, bu ülke sistemi FMS programı dahilinde tedarik edip etmeyeceğine karar verir. FMS aracılığıyla tedarik kararının verilmesinden sonra, sistemin niteliğine göre ABD Savunma Bakanlığı'na (Pentagon) bağlı ilgili birim (kara, hava ya da deniz kuvvetleri), alıcı hükümetle görüşmelere başlar. Pentagon'da FMS sürecini takip eden daire olan DSCA (Defense Security and Cooperation Agency; Savunma Güvenlik ve İşbirliği Dairesi), ABD Kongresi'ne olası satışla ilgili bildirimde bulunur. Bu bildirimin ABD Kongresi'ne ulaşmasının üzerinden 15 iş günü geçtiği halde satışa Kongre'den bir itiraz gelmemişse, satış doğrudan onaylanmış sayılır. Satışla ilgili görüşmelerin tamamlanmasından sonra imzalanan LOA (Letter of Offer and Acceptance; Teklif ve Kabul Mektubu) ile, tedarik süreci başlamış olur.

Bu aşamadan sonra DSCA, söz konusu sistemi üretici firmadan ABD Hükümeti adına satın alır. DSCA'nın sistemi satın alıp kabulünü yapıp alıcı hükümete teslim etmesine kadar belli bir süre geçer; bu süre kalite ve nihai kabul testleri için harcanır. ABD hükümeti, sistemi 3% kar marjı ekleyerek alıcı hükümete satar.

Dolayısıyla FMS sisteminde:

1. Satış "hükümetten hükümete" şeklindedir.

2. DSCA, sistemi ABD Hükümeti adına satın almaktadır. Dolayısıyla DSCA yani ABD Hükümeti, ABD Kongresi'ne karşı sorumluluk altına girmiş olmaktadır. Satılan silah sisteminin ABD çıkarlarına karşı kullanılmayacağının, satışın ABD'ye doğrudan ya da dolaylı şekilde zarar vermeyeceğinin garantisini vermek durumundadır. DSCA'nın Kongre bildirimlerinde birbirini tekrar eden "bu satış ABD çıkarlarına zarar vermeyecektir", "bu satış bölgedeki güç dengesini olumsuz yönde etkilemeyecektir", "bu satış, müttefik ülkenin teröre karşı verilen savaştaki kabiliyetini artıracaktır" benzeri ifadelerin sebebi budur.

3. FMS sisteminin en büyük avantajı, sistemin ABD Hükümeti'nin garantisi altında olduğudur. Zira sistemin esas müşterisi ABD olduğu için kalite, yedek parça ve destek konularında sorun çıkması ihtimali çok düşüktür.

4. FMS sistemi, doğasından ötürü en fazla, ABD ile herhangi bir siyasi ya da askeri sorunu olmayan ülkeler için avantajlıdır.

5. FMS sistemi ile tedarik edilen sistemler üzerinde tadilat, modernizasyon vb işlem doğal olarak ABD Hükümeti'nin iznine bağlıdır. ABD’nin izni ve onayı olmadan sistemler üzerinde en ufak tadilat dahi yapılamaz.

6. Doğrudan ticari satıştan avantajlı olarak, kâr marjı daha düşük olduğu için FMS maliyet açısından daha caziptir.

7. DSCA'nın Kongre'ye bildiriminde olası satışla ilgili belirtilen maliyet tavanı, çok büyük bir güvenlik katsayısı ile çarpılmış haldedir. Başka bir ifade ile gerçekleşen satışın tutarı çoğunlukla DSCA bildiriminde yer alan rakamdan çok daha düşük olmaktadır. Satışın gerçek maliyeti için baz alınması gereken rakam DSCA bildirimindeki değil, ABD Hükümeti ile üretici firma(lar) arasında imzalanacak sözleşme(ler)dir.

Bir başka deyişle DSCA bildiriminde yer alan miktar, “en en her şey dahil” fiyattır ve hemen hemen tüm satışlarda bu miktarın yakınına bile yaklaşılmaz.

Malum yaygaralara sebep olan “7 küsür milyar Dolar” da işte böyle bir DSCA bildiriminde yer almış miktardır. Söz konusu DSCA bildirimi de LORAMIDS ihalesine katılacak olan ABD’li Lockheed Martin firmasına avantaj sağlamak içindir. Başka bir ifadeyle, ABD, diğer adaylara karşı FMS kredisi avantajını kullanmak istemektedir. Aynı yöntemi mesela Brezilya’nın FX-2 savaş uçağı ihalesinde, Boeing üretimi F/A-18E/F Super Hornet uçakları için de uygulamıştır.

Ancak her isteyen ülke FMS ile ABD’den silah sistemi alamaz. Bazı anlaşma ve belgeleri imzalamak, bazı şartları kabul etmek zorunda. Bunların en başta geleni ise EUMA (End User Monitoring Agreement; Son Kullanıcı Takip Anlaşması) adı verilen bir belge.

EUMA nedir?

EUMA, ABD’nin bir ülkeye sattığı savunma sistemini, satıştan sonra düzenli olarak kontrol etmesine olanak sağlayan bir anlaşma. EUMA çerçevesinde ABD, alıcı ülkeye yılda bir kez, sistemin satış amacı dışında ve/veya ABD çıkarlarına aykırı şekilde kullanılıp kullanılmadığını denetlemek için heyetler gönderme hakkına sahip oluyor. EUMA’yı imzalayan ülke, ABD’den satın alacağı silah sistemi üzerinde izinsiz değişiklik yapmayacağını, başka bir ülkeye devretmeyeceğini, bakım, onarım ve tadilatlarını ABD’nin bilgisi ve izni olmadan gerçekleştirmeyeceğini taahhüt ediyor.

Söz konusu takip ve denetleme işlemleri, ABD Savunma Bakanlığı’na (Pentagon) bağlı DSCA (Defense Security and Cooperation Agency; Savunma Güvenlik ve İşbirliği Kurumu) tarafından, “Golden Sentry” (Altın Gözcü) programı çerçevesinde gerçekleştiriliyor.

Golden Sentry ile yapılan bu denetlemenin kanuni dayanağını ise, Silah İhrac Kontrol Yasası’nın (Arms Export Control Act) 40A maddesinde 1996 yılında yapılan bir düzenleme teşkil ediyor. Bu maddeye göre ABD Savunma Bakanlığı, ABD’den savunma sistemi alan ülkenin bu sistemi, ABD Hükümeti’nin koyduğu şartlara göre kullandığını denetlemek ve bununla ilgili ABD Kongresi’ne yıllık rapor sunmakla yükümlü kılınmış durumda.

EUMA, kullanıcı ülkenin egemenliği üzerinde kısıtlayıcı hükümlere sahip. Kullanıcı ülke, sistem üzerinde kendi ihtiyaçlarına göre istediği değişiklik, modernizasyon ya da benzeri tadilatı istediği zaman ve şekilde yapma serbestisine sahip değil. Sistemin bakım, onarım, işletme ve idame sürecinde, daha açık bir ifade ile envantere girişinden çıkışına kadarki tüm süreçte (EUMA tartışmalarında “from cradle to grave” [beşikten mezara] ifadesi bunu tanımlamak için sıklıkla kullanılır) kesintisiz bir ABD takip ve denetimi söz konusu. Bu da doğal olarak, kullanıcı ülkenin ulusal güvenlik meselelerine ABD’nin dolaylı yoldan müdahil olması anlamına gelmekte. Tüm bunlar, ABD’nin son teknolojisine erişimin bedeli.

Kısa süre içinde karar verilmesi beklenen LORAMIDS projesi neden başlatıldı peki?

Çünkü Türkiye’nin belki de 10 yıllardır yüksek irtifa uzun menzil hava ve füze savunma sistemlerine ihtiyacı vardı. Yukarıda da belirttiğim gibi, siyasi ortam ne olursa olsun, tehdit algılamasına göre öyle ya da böyle, Türkiye’nin, çevresinde sayısı gittikçe artan ve teknolojik yönden gelişen balistik ve seyir füzelerine, modern savaş uçaklarına karşı tedbir alması gerekiyor.

Burada meselenin askeri boyutunun biraz irdelenmesi gerekiyor:

Türkiye’ye komşu ülkelerin hava kabiliyetleri incelendiğinde, en sofistike ve modern kuvvet yapısının Yunanistan’da bulunduğu görülüyor. NATO üyesi olan ve büyük bir savunma bütçesine sahip bu Batı komşumuz, kalite olarak yaklaşık son 10 – 15 yılda büyük sıçrama kaydetmiş durumda. Envanterine kattığı gerek modern savaş uçakları (Mirage-2000 Mk5, F-16C/D Block-52+ gibi) gerekse modern güdümlü mühimmat ile (özellikle SCALP seyir füzeleri ile) Yunan Hava Kuvvetleri, hatırı sayılır bir güce sahip.

Diğer Batı komşumuz olan Bulgaristan, gerek NATO üyeliği gerek Türkiye ile son derece olumlu seyretmekte olan ikili ilişkileri, gerekse hava kuvvetlerinin teknik durumu sebebiyle ciddi bir tehdit olmaktan son derece uzak. Soğuk Savaş döneminde Bulgaristan, sahip olduğu MiG-25 ve MiG-29 filoları ve balistik füze envanteri ile ciddi bir tehlike kaynağı idi.

Karadeniz havzasında tartışmasız deniz üstünlüğüne sahip Türkiye’ye karşı ciddi bir hava tehdidi bulunmamakta. Ukrayna’nın, özellikle Yuşçenko’nun iktidara gelmesi ile birlikte daha da belirginleşmesi beklenen Batı’ya yönelimi ve NATO adaylığı, Türkiye ile mevcut olumlu ilişkileri değerlendirildiğinde bu ülkenin de yüksek riske sahip olmadığı sonucuna varılabilir. Ayrıca SSCB’nin dağılmasını müteakip bu ülkede kalan pek çok uzun menzilli bombardıman uçağı bakımsızlıktan çürümüştür. Her ne kadar kağıt üstünde ve sayısal olarak Avrupa’nın en büyük hava güçlerinden birisi olarak gözükse de, Ukrayna Hava Gücü kalite açısından hiç de iyi bir durumda değil.

Yine SSCB’nin dağılmasından sonra Rusya’nın ekonomik sorunlar sebebiyle askeri kabiliyeti büyük darbe yedi. Son dönemde yeniden yapılanma çalışmaları içerisinde olan Rusya’nın halihazırda uzun menzilli, hassas hava saldırısı yapabilme kabiliyeti son derece sınırlıdır. Önemli oranda pilot sıkıntısı çekilmektedir, bakım – onarım ve idame koşulları, etkin bir güç bulundurmaya yetmekten uzaktır. Ancak bu durum, en son Ağustos 2008’deki Kafkasya Savaşı’nda da görüldüğü gibi, Rusya’yı çıkarlarını korumak ve hatta dikte ettirmek için büyük güç kullanmaya engel değil.

Ne ilginçtir ki, LORAMIDS projesinde Türkiye’ye teklif edilen S-300 füze sistemleri Güney Osetya ve Abhazya’ya yerleştiriliyor, Ermenistan’daki üslerde bu ülkeyi Türk ve Azeri Hava Kuvvetleri’ne karşı koruyor.

Bir diğer güney komşumuz olan Suriye askeri gücü, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden son derece olumsuz etkilendi. Yedek parça, bakım ve modernizasyon konularında ciddi sıkıntılar yaşayan Suriye’nin hava gücü de nitelik ve nicelik açısından Türkiye için ciddi bir rakip veya tehdit değildir. Bu ülkenin Türk Hava Savunma sistemini ilgilendirebilecek yegane silahı, sahip olduğu balistik füzelerdir. Askeri anlamda büyük bir taktik veya stratejik etkisi olmasa da, doğrudan ya da dolaylı ekonomik, sınai ve sosyal etkileri nedeniyle son derece hassasiyetle ve ciddiyetle ele alınması gereken bir tehdittir. Eski Sovyet tasarımı SCUD ve türevlerine sahip olan bu ülkenin, askeri gücünün Türkiye karşısındaki dezavantajlı durumunun da yarattığı baskı ve köşeye sıkışmışlık psikolojisi içinde, bu silahları askeri ve / veya sivil hedeflere karşı kullanması olasılığı yükselebilir. Ancak bu ülkeyle 1998’de, terörist başı Abdullah Öcalan’ın ülkeden çıkarılması ile sonuçlanan kriz ve takip eden süreçte yakınlaşma ve normalleşme eğilimi gösteren ikili ilişkiler, 2003’teki Körfez Savaşı sonrası bu ülkenin üzerindeki artan ABD baskısı ile birleşince, sıcak çatışma olasılığını son derece düşük bir seviyeye getirmektedir.

Doğu - Güneydoğu sektörü komşumuz olan İran, Şah döneminde Ortadoğu’nun en büyük ve modern hava gücüne sahipti. ABD’den tedarik edilen çok miktarda F-4, F-5 ve F-14 savaş uçakları (İran Şah döneminde 80 F-14A Tomcat sipariş vermiş, 79’u teslim edilmiştir) satın alan, pilotlarına Batı standartlarında eğitim veren İran’ın hava gücü, İslam Devrimi sonrasında dramatik ölçüde zayıflamıştır (ayrıca ilginç bir not olarak ilave edilebilir ki, İran devrimden hemen önce ilk etapta 160 adet F-16A/B siparişi vermiştir, 140 adet daha almayı planlamıştır. Bu ülke için üretilen ilk F-16’lar, ironik biçimde İsrail’in siparişi için teslim edilmiştir). Ordudaki en Batı yanlısı güç olarak bilinen ve personelinin çoğunun Şah yanlısı olduğu öne sürülen İran Hava Kuvvetleri’nin pek çok subayı, kıdemliler de dahil olmak üzere ya idam edilmiş ya da hapishanelere atılmıştır. Ancak devrimden hemen bir sene sonra 1980’de Irak’la patlak veren savaş ve hissedilen ciddi personel kıtlığı, hapishanedeki tüm hava kuvvetleri mensuplarının serbest bırakılması sonucunu doğurmuştur. İran bu savaşta elindeki hava gücünü beklenilenin üzerinde bir etkinlikle kullanmıştır. Ancak devrim sebebiyle uygulanmakta olan uluslar arası ambargo, uçakların idamesi için hayati derecede önemli yedek parçaların teminini olanaksız hale getirmiş, pek çok uçağın yedek parça için kullanılmasına (cannibalization) sebep olmuştur. Savaştan sonra İran’ın tüm savunma gayretleri başlıca iki alanda yoğunlaşmıştır: 1) Eldeki silahların mümkün olduğunca idamesi, 2) Uzun menzilli füze geliştirilmesi.

Hali hazırda İran, her ne kadar elindeki Şah döneminde tedarik edilen savaş uçaklarını belirli bir seviyeye kadar idame edebilse de, elektronik ve aviyonik alanında modern şartlarda bir hava gücünden söz etmek mümkün değildir. Yeni uçak tedariği, uluslararası ambargo ve politik koşullar sebebiyle imkansız olmasa da büyük çaplı ve etkin olabilme ihtimali düşüktür.

İran’ın uluslar arası kamuoyunda da yoğun biçimde yer alan en büyük askeri gücü, orta ve uzun menzilli balistik füzelerdir. İran uzun süredir Rusya, Çin, Kuzey Kore ve kısmen Pakistan desteği ile balistik füzelere üzerine yoğun çalışmalar icra etmektedir. Scud ve NoDong füzeleri baz alınarak yürütülen bu çalışmalarda en son konfirme edilen verilere göre Şahab-3 serisi balistik füzelerle 1300 – 1500 km arası menzile ulaşılmıştır ve daha uzun menzilli versiyonlar üzerine çalışılmaya devam edilmektedir. Bu haliyle bile Şahab serisi füzeler Türkiye için ciddi tehdittir. Özellikle İran’ın balistik füzelerinin atmosfer dışı uçuş ve RV (Reentry Vehicle – atmosfere yeniden giren ve sadece savaş başlığından oluşan füze kademesi) teknolojilerinin kullanılması, söz konusu ülkeden kaynaklanan tehdidin ciddiyetini daha da artırmaktadır. Halihazırdaki gerek ikili gerekse uluslararası konjonktür dahilinde sıcak çatışma olasılığı, çeşitli koşullara bağlıdır. Ancak sıklıkla dile getirilen bir ihtimal olan bu ülkenin nükleer tesislerine saldırı, söz gelimi Türkiye’deki İncirlik NATO üssüne balistik füzelerle yapılacak intikam motifli bir karşı saldırıya sebep olabilir. Her ne kadar İncirlik’in kendi hava savunma altyapısı mevcut olsa da, tehdit en dar anlamda bile, CEP olgusu da göz önüne alındığında, bölgeyi kapsayacak kadar geniştir.

İşin askeri – taktik boyutu bu şekilde. Türkiye, bir gül bahçesi olmaktan çok uzak bir coğrafyada bulunuyor. Bu coğrafyada ayakta kalmak, etkin bir caydırıcı güç idame ettirmekten geçiyor.

Ancak işin başka bir boyutu daha var.

Mümkün olan her fırsatta TSK’nın demokratikleşmesi, “hesap vermesi” gibi argümanlar üzerinden nutuklar atan basınımızın “taraftarları”, madem bu kadar samimiler taleplerinde...

Bir zahmet şu FMS ve EUMA meseleleri hakkında birkaç haber, makale yazsalar ya? Bu konulara yabancı da olmamaları gerek halbuki, baştaraftarları “5 köşeli binada” pişti ne de olsa...

2 yorum:

Adsız dedi ki...

Bu yazıkıyı biraz değistirme yaparak medya kurumlarına göndermek isterim.

Arda Mevlutoglu dedi ki...

İlginiz için teşekkür ederim.

Kaynağı belirtmek şartıyla tabi ki gönderebilirsiniz.