31/12/2021

IDEF 2021 İzlenimleri


15'inci uluslararası savunma sanayii fuarı IDEF 2021, 17 - 20 Ağustos 2021 tarihleri arasında TÜYAP Fuar ve Kongre Merkezi'nde gerçekleştirildi. Daha önce 25 - 28 Mayıs'ta düzenleneceği duyurulan fuar, COVID-19 koşullarından dolayı ertelenmişti.

Fuara dair not ve gözlemlerimi kaleme almam, hem müteakip süreçteki yoğun fuar ve konferans takvimimden hem iş ve akademik hayatımdan hem de biraz daha geri çekilip yalnızca bir fuar gözlem yazısı değil, sektöre dair bir "Z raporu" almak istememden dolayı bir hayli gecikti. Bu nedenle bu yazı klasik bir "fuarda hangi standda hangi ürün sergilendi" dökümü değil, fuar özelinde Türk savunma sektörünün güncel duruma dair bir not olacak. Bu arada Kubilay Yıldırım ile genel gözlem ve değerlendirmelerimizi Silahlar ve Tereyağı podcast’in 44’üncü bölümünde paylaşmıştık.

Her zaman olduğu gibi bu yazıya da fuar organizasyonuna dair gözlemlerimle başlayacağım.
 
Fuarda COVID-19’dan dolayı bazı ilave tedbirler uygulandı. Ancak bu tedbirlere rağmen katılımcı ve ziyaretçi sayısının yoğunluğu, kapalı mekanda havalandırma ve hijyen konusundaki sıkıntılar nedeniyle şahsen fuarı gezerken bir hayli rahatsız oldum. Nitekim takip eden haftalarda sektörden pek çok dostum COVID’e yakalandı: Fuar sırasındaki “COVID IDEF varyantı” esprileri gerçek oldu.

Genel olarak IDEF’e dair şu husus çok açık bir şekilde ortaya çıktı: Bu fuar, bu format ile olmuyor, olması da mümkün değil. Bu kadar geniş bir yelpazeyi kapsayan benzer bir fuar neredeyse hiç yok dünyada. Önde gelen etkinliklerin neredeyse tamamı “tematik”, yani belli bir ürün ve hizmet sahasına yönelik etkinlikler: Paris Air Show, Euronaval, Eurosatory gibi. Türk savunma sektörünün dünyaya açılan vitrini olan bir etkinlikte de bu kadar çok sayıda ana ve alt yüklenici ve tedarikçinin olduğu bir fuarda iş bağlantısı kurmak, gelişmeleri ve ürünleri takip etmek çok zor. Bu, katılımcı firmalar için de büyük külfet anlamına geliyor.

Fuarın gerçekleştirildiği alanın fiziksel yeterliliği ve daha önemlisi ulaşım koşulları da ayrıca çok sıkıntılı. Türkiye, bir türlü iddiasına ve kapasitesine uygun bir fuar merkezi kuramadı. Ne İstanbul’da ne de Ankara’da bunu beceremedik bir türlü.

Türkiye’nin uluslararası ilişkilerinin fuara somut bir şekilde yansıdığını söylemek mümkün. CAATSA yaptırımlarından dolayı ABD’den neredeyse hiçbir kurum ve kuruluş katılmamıştı. Benzer şekilde Avrupalı firmalardan da katılım oldukça zayıftı. CAATSA haricinde ABD ve Avrupa’dan zayıf katılımın üç ana nedeni olduğu söylenebilir: i. COVID-19 tedbirleri ve pek çok firmanın yurt dışına katılım konusunda çok katı politikalar uygulamış olması; ii. Türkiye’nin artık ana ve alt sistem bakımından cazip bir pazar olmaktan çıkması ve iii. Türkiye’nin ABD ve Avrupa’daki pek çok ülke ile gerilen ilişkileri. İngiltere’nin durumu bir nebze istisna olarak gösterilebilir; diğerlerine nazaran en yoğun katılım İngiliz firmalarındandı ve resmi heyet bakımından da daha aktiftiler.

Belirtmeden geçemeyeceğim: Fuarda yabancı katılımcılar arasında en çok dikkatimi çekenler Alman Hensoldt ve Fransız MBDA idi. MBDA’nın yoğun ilgisini, Pakistan’a MilGem ve Türkmenistan’a korvet ihracatında bu firmanın füzelerinin kullanılıyor olmasına bağladım. Bu, Türk savunma sanayiinin entegrasyon ve farklı ihtiyaçlara yönelik çözümler üretebilme kabiliyetlerinde gelişmenin bir göstergesi olarak alınabilir: Farklı kullanıcıların gereksinimlerine yönelik uyarlanabilen tasarım ve çözümleri üreten bir sektörün ihracat pazarında rekabet gücü doğal olarak yüksek olacaktır. Hensoldt’un katılımını ise anlamlandırmak hem kolay hem de güç: Elektronik harp ve sensör teknolojilerinde uzman olan bu Alman firmanın “normal şartlarda” Türkiye’de fazlaca bir şansı olmaması gerekirdi.

Yabancı katılıma dair bir Rusya ve Ukrayna parantezi açmakta da fayda var. Rus firmaları, katılım düzeyi ve ürün çeşitliliği bakımından IDEF 2019’dan çok farklı değildi. Türkiye – Rusya savunma sanayii ilişkileri ve S-400 alımını takiben farklı işbirliği konularının da görüşülüyor olmasına dair haberler göz önüne alınınca dikkat çekecek kadar sönük idi katılımları. Buna karşılık Ukrayna, Bayraktar TB2 ve MilGem satışı gibi dönüm noktalarından sonra büyük ivme kazanan ikili ilişkilerin göstergesi olarak yoğun şekilde varlık gösterdi IDEF’te. Nitekim fuardan kısa süre önce T629 Atak 2 taarruz helikopterinde kullanılacak turboşaft motor için Motor Siç firmasıyla bir sözleşme imzalanmıştı. Baykar Savunma’nın geliştirdiği Akıncı TİHA’da da İvçenko Progres firmasının turboprop motorları kullanılıyor. Motor alanının, Türkiye – Ukrayna savunma sanayii işbirliğinin ana eksenini teşkil edeceği görülmekte.

Öte yandan fuarda özellikle Afrika ülkelerinden çok yoğun heyet katılımı gözlemledim. Türkiye’nin bu kıtaya yönelik diplomatik ve endüstriyel hamlesinin savunma sektörüne de yansımış olduğu; pek çok Afrika ülkesinin alım görüşmeleri için heyetler gönderdiği görülüyordu. Nitekim bölgeye yönelik bazı satış anlaşmaları da imzalandı fuar sırasında.

Türk savunma sanayiinin belli alanlarda dünya seviyesinde yetkinliklere ulaştığını, somut örneklerle ve ürünlerle görmek mümkündü. Bu alanlar arasında kara araçlarını, insansız sistemleri, askeri gemileri ve piyade silahlarını sayabiliriz. Yalnızca münferit ürünler değil, ürün ailelerinin ortaya çıkarılabildiğini, özellikle kara araçlarında tasarımların devamlı geliştiğini gördüm.

“Mükerrerlik” sorunu derinleşerek büyüyor. Büyük firmalar dahi belli alanlarda birbirleriyle rekabete girip, bazı örneklerde ana faaliyet sahalarının dışına çıkıp alt yükleniciye havale edilebilecek alt sistemlerde çalışıyorlar. Daha da vahimi, büyük firmaların bazı ürün ve konularda çok daha küçük ölçekli şirketlerle rekabete girdiklerini dahi gördüm, bu konulardaki şikayetleri dinledim. Bu, sektöre patinaj çektiren ve kontrol altına alınmazsa kaynak ve enerji israfına neden olabilecek bir risk faktörü.

Türk Silahlı Kuvvetlerinin tedarik planlama ve yönetim sisteminde son yıllarda belirgin bir değişikliğin olduğunu; yalnızca PPBS (Planlama Projelendirme Bütçeleme Sistemi) tarafından idare edilen doğrusal bir tedarik sürecinin değil, artık giderek oranda şirketlerin geliştirdiği ürünlerin son kullanıcıya tanıtıldığı bir sistemin işletildiğini gözlemlemekteydim. Ortaya çıkan fikir ya da projenin süratle saha koşullarında denemelere tabi tutulması ve çoğunlukla operasyonel ihtiyaçları karşılamak için tedarik edilmesi örneklerine sıkça rastlamaktaydık. Fuarda bu duruma pek çok örnek gördüm. İncelediğim irili ufaklı pek çok ürün ve sistemin saha denemelerine girdiği ya da gireceği; son kullanıcı ile sektör arasında tasarım ve geliştirme sırasında yakın koordinasyon olduğuna dair olumlu şeyler dinledim. Bu durum, yani tedarik sürecinin “tersine” de çalışabilmesi, iyi kontrol edildiğinde çığır açıcı teknolojilerin sahaya sürülmesinde veya acil operasyonel ihtiyaçların karşılanmasında faydalı olabilir. Ancak iyi kontrol edilmezse, sektörün yapısı ve işleyişini dış etkilere daha açık hale getirir; kuvvet yapısı ve lojistik konularında sıkıntılar doğurabilir. İdeali; uzun vadeli planlama ve tedarik planlaması ile sektörün ürettiği fikir ve projelerin denenerek hizmete alınmasında bir denge kurulmasıdır. Böyle bir dengenin kurulması, son kullanıcı, tedarik makamı, akademi ve sektör arasında daha yakın ve güvene dayalı bir iletişim ortamının kurulması ile mümkün olabilir.

Türkiye’nin ABD ve Avrupa ile son yıllarda gerilen ilişkilerinin de etkisiyle tedarik kanallarının tıkandığı, bu ülkelerden ana ve alt sistem ile teknoloji temininde büyük güçlükler yaşandığı biliniyor. Bu durumun sonucu olarak son kullanıcı lisansları, ihracat izinleri ve ürün temininde büyük aksamalar yaşanıyor. Bu da sektör firmalarını alternatif tedarikçiler arayışına itmiş durumda. Fuarda pek çok firmada gözlemlediğim ve dinlediğim üzere alternatif arayışında, bilhassa elektronik sektöründe Çin ve Güney Koreli firmalar öne çıkmış durumda. Kısa vadeli ihtiyaçların giderilmesi ve risklerin dağıtılması açısından olumlu bir durum gibi gözükse de ileri teknoloji yarı iletken, sensör bileşenleri gibi yerli yetkinliklerin geliştirilmesinin çok vakit ve bütçeye mal olacağı konularda yalnızca bağımlılığın yönünün değişmesi söz konusu olabilir. Başka bir deyişle belli konularda ABD ve Avrupa’ya değil, artık Çin’e ve Kore’ye bağımlı hale gelebiliriz.

Fuardaki en can sıkıcı gözlemim, insan kaynaklarına dair oldu. Bir süredir savunma sektöründen yurt dışına ciddi bir “göç” olduğunu biliyor, gözlemliyordum. Ancak yazılım ağırlıklı çözümler üreten firmalardan, çok büyük bir yazılım uzmanı ve mühendisi sorunu olduğunu dinledim.

COVID-19’un yazılım sektörüne iki büyük etkisi oldu: Birinci olarak e-ticaret sektörü deyim yerindeyse patlama yaşadı ve bu alanda hizmet gösteren site ve teknolojilere talep büyük artış gösterdi. İkinci olarak ise pek çok sektörde uzaktan çalışma ve yazılım geliştirme hizmetini bireysel tedarikçilerden (“freelancer”) temin etme seçenekleri arttı. Bu sektörler, ücret ve yan haklar bakımından savunma sektöründen çok daha cazip imkânlar sunar hale geldi. Bunun sonucunda da yurt dışına gitmeyen ya da gidemeyen yazılım uzmanları süratle e-ticaret ya da e-oyun gibi alanlara akmaya başladı. Savunma ve güvenlik sektörüne yönelik yazılım geliştiren firmalardaki dostlarımla yaptığım konuşmaların istisnasız hepsinde ortak şikayet, yazılım mühendisi bulamadıkları, mevcut olanların da hızla azalmalarıydı.

Sonuç olarak uluslararası ilişkiler, insan kaynakları ve finans olmak üzere Türk savunma sanayiinin üç zorlu sınavla karşı karşıya bulunduğunu, buna karşılık ihracat ve ürün çeşitliliği bakımından göz alıcı bir ilerleme kaydettiğini söylemek mümkün. Hedefler ve amaç – araç uyumunda gerçekçilik sınırları içinde kalınabilirse sektörün büyümesini sürekli kılabiliriz. IDEF 2021 bu durumların net bir vitriniydi.
 

Hiç yorum yok: