22 Mayıs 2015 Cuma

Türk Dış Politikasının Güncel Sorunları Paneli

Dün (20 Mayıs) Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Uluslararası İlişkiler bölümünün düzenlediği haftalık konferans serisinin 71'ncisi olan, Türk Dış Politikasının Güncel Sorunları Paneli'ne (Contemporary Issues in Turkish Foreign Policy)  katıldım.

Prof. Dr. Hüseyin Bağcı moderatörlüğünde gerçekleştirilen panelin konuşmacıları, Emekli Büyükelçi ve MHP Milletvekili Deniz Bölükbaşı ile Başbakanlık Başmüşaviri ve eski Savunma Sanayii Müsteşarı Murad Bayar idi.

Yaklaşık 2 saat süren konferans, zaten yüksek olan beklentimin de ötesinde bir entelektüel tad ve doyum sundu bana. İzlenimlerimi paylaşmak isterim.

Deniz Bölükbaşı

İlk konuşmacı Deniz Bölükbaşı idi. Oldukça akıcı bir üslupla sunduğu konuşması, siyasi kimliğinin de katkısı ile, Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AKP) 13 yıllık dış politika karar ve uygulamalarına eleştirel bir bakış içermekteydi. Kendisi de, konuşmasını son 13 yıllık dönemde yapılan hataları ve başarısızlıkları vurgulayacak şekilde kurguladığını söyledi.

Bölükbaşı'nın konuşmasının satır başları şöyle:

AKP'nin hemen hemen tüm platformlarda vurguladığı ve hatta kısa süre öncesine kadar Dışişleri Bakanlığı web sitesinde de yer alan "proaktif ve vizyoner dış politika sayesinde artan uluslararası saygınlık" iddiasının önde gelen iki dayanak noktası bulunmaktaydı. Bunlardan birincisi İslam Konferansı Örgütü Genel Sekreterliği'ne bir Türk'ün, Ekmeleddin İhsanoğlu'nun seçilmesi ve Türkiye'nin 2009 - 2010 döneminde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) geçici üyeliğine seçilmesi.

Hükümet tarafından ısrarla, BMGK geçici üyeliğinin, Türkiye'nin uluslararası arenada söz sahibi, sözü dinlenen bir ülke olduğunun göstergesi olduğu vurgulandı. Ancak aynı dönem için Türkiye ile birlikte BMGK geçici üyesi olan ülkeler şunlardı: Burkina Faso, Kostarika, Arnavutluk, Uganda, Libya, Meksika, Japonya ve Avusturya. Bu mantığa göre örneğin Burkina Faso'nun da uluslararası camiada sözü geçen, saygınlığı üst seviye bir ülke olması gerekir.

Hükümetin 13 yıllık dış politikası, sloganlara dayanmaktadır. Bunlara örnek olarak "paradigmaların kayması", "ezber bozmak", "kazan - kazan", "sıfır sorun"u vermek mümkündür. Ancak bu slogan ve klişelerin arka planında bütüncül bir strateji ve derinlik bulunmamaktadır.

Bölükbaşı müteakiben, dış politikadaki beş ana güncel konu başlığını, Kıbrıs, Ege, Avrupa Birliği ile ilişkiler, Ermeni sorunu ve Ortadoğu'yu ele aldı.

i. Kıbrıs Sorunu

Kıbrıs sorunu ile ilgili müzakerelerin zemini, Birleşmiş Milletler'den (BM), Avrupa Birliği'ne (AB) kaymış durumdadır. Bunun nedeni de Türkiye'nin tam üyeliğinin, nihai çözümün AB kriterlerine bağlanmış olmasıdır. Dolayısıyla nihai çözüm için vazgeçilmez hususlar sulandırılmış, bağlamından kopartılmıştır.

Başta serbest dolaşım olmak üzere Kıbrıs Sorunu'nda Türkiye'nin temel tezleri, AB'nin temel ilkelerine uymamaktadır.

Annan Planı'nın Türk tarafınca kabul, Rum tarafınca red edilmiş olması, müzakerelerde dolaylı bir risk teşkil etmektedir. Rum tarafını çözüme ikna etmek için, Annan Planı'nın da ötesinde tavizlerin verilmesi gerekebilecektir.

ii. Avrupa Birliği ile İlişkiler

AB'ye tam üyelik hususu, son 3 - 4 yıla kadar iç politika malzemesi olarak kullanılmıştır. Tam üyelik aslında hiç bir zaman hedeflenmemiştir.

AB, kültür ve din farklılığı nedeniyle Türkiye'yi tam üye olarak kabule ve hazmetmeye hazır değildir.

Göstermelik olarak sürdürülen tam üyelik müzakereleri, AB ile Türkiye arasında kurulması düşünülen tam üyelik harici özel bir ilişkinin modelini belirlemeye yöneliktir.

Bu kapsamda, 2004 yılında Müzakere Çerçeve Belgesi uyarınca görüşmelere başlamak bir hataydı.

iii. Ege Sorunu

Uluslararası konjonktür ve Yunanistan'ın içinde bulunduğu durum gereği, Ege'deki sorunlar stabil bir haldedir.

Ancak 1996'daki Kardak Krizi, önemli bir sorun alanını gün yüzüne çıkarmış bulunmaktadır: Egemenliği ihtilaflı ada ve adacıklar konusu, Ege'deki sorunlar bütününün kilit taşı olmuştur. Bu sorunun çözümü için uluslararası yargı ya da üçüncü tarafın dahli olan bir hukuki süreç gerekmektedir. Bu da, Türkiye'nin yanaştığı bir çözüm yolu değildir.

Sayısı 153 olan egemenliği ihtilaflı adacıkların büyük kısmında Yunanistan istediği gibi tasarrufta bulunmaktadır. Buna karşı Türkiye'nin tavrı, diplomatik dilde "constant objection" yapmak, devamlı surette nota yayınlamaktır.

iv. Ermenistan

Ermenistan, 1915 Olayları'na ilişkin çok iyi bir hazırlık yapmıştır. Bu kapsamda aşamalı bir strateji izlenmektedir. Bu strateji gereği ilk aşamada soykırımın Türkiye ve uluslararsı camia tarafından kabulü, ikinci aşama olarak tazminat, üçüncü aşama ve uzun vadede toprak talebi hedeflenmektedir.

Gündeme gelmesi halinde tazminat talebinin toplam maddi boyutunun bugünün rakamları ile USD80 milyar civarında olması beklenmektedir. Toprak talebinin uluslararası dengeler nedeniyle mümkün olamayacağını Ermeniler de kabul etmektedir. Ancak burada toprak talebinin, tazminat ile kompanse edilmesi gündeme getirilmesi beklenmelidir.

Bugün Ermeni diasporası ve Ermenistan, kapsamlı bir hukuki süreç başlatmış bulunmaktadır. Bu kapsamda Türkiye'de tapu tespit davaları açılmaktadır. Bunu tapu tescil davaları takip edecektir. Ermeni tarafı, konunun hukuki boyutuna çok iyi hazırlanmış bir görüntü vermektedir.

Buna karşın Türkiye'de hüküme ve kamuoyunun ilgisi, "1915 Olayları tehcir miydi soykırım mıydı?", "soykırım anma törenlerine hangi ülke katıldı?" seviyesinde seyretmektedir.

Ermenistan'ın soykırımın uluslararası cami tarafından tanınması ısrarının altında yatan neden şudur: Soykırım gibi insanlığa karşı işlenen suçlar, zamanaşımından muaftır. Bu nedenle, 1915 yılındaki olayların soykırım olarak tanımlanması, (Osmanlı Devleti'nin mirasçısı konumundaki) Türkiye'yi suçlu konumuna sokacaktır.

v. Ortadoğu

Türkiye'nin Irak merkezî yönetimi ile ilişkileri kopma noktasına gelmiştir. Bu durumun esas sebebi, Irak anayasasına da aykırı şekilde Kürdistan Bölgesel Yönetimi ile imzalanmış olan petrol anlaşmasıdır.

Mesut Barzani ve Kürdistan Bölgesel Yönetimi, Türkiye'nin şemsiyesi altına girmiş bulunmaktadır. Aynı Barzani, PKK'ya yardım ve yataklık etmiştir.

Irak'ın siyasal ve toplumsal hayatından dışlanan Türkmenler, Keldaniler, Süryaniler gibi pek çok grubu görmezden gelen hükümet, Barzani'nin dostu olmuştur. Irak Türkmenler'i unutulmuştur.

Suriye'de ise Türkiye'nin iki yeni komşusu olarak IŞİD ve Kobani'de PKK'nın uzantısı PYD ortaya çıkmıştır.

Suriye'deki iç savaşlarına müdahale nedeniyle, önümüzdeki dönemde Türkiye'ye yönelik uluslararaası ciddi yaptırımların gündeme gelmesi riski bulunmaktadır. İç savaşa destek ve çatışan taraflara silah ve lojistik desteği sağlandığı iddiaları, bu yaptırımlara dayanak noktası oluşturacaktır.

Bugün gelinen noktada Türkiye, Ortadoğu'da sözü dinlenmeyen bir konuma itilmiştir. Bölgenin en önemli üç başkenti olan Kahire, Tel Aviv ve Şam'da büyükelçimiz bulunmamaktadır. Bölgedeki yegâne dostlarımız olarak HAMAS, Barzani ve Mısır'da tasfiye edilen Müslüman Kardeşler kalmıştır.

Tabu ve paradigmaların yıkılması ile yola çıkılmış ancak gelinen noktada "değerli yalnızlık" gibi bir garabet ortaya çıkmıştır.

Murad Bayar

Bölükbaşı'ndan sonra sözü devralan Murad Bayar, savunma sanayii özelinden ziyade, ulusal güvenlik politikası odaklı bir konuşma yaptı. Bayar'ın konuşmasından aldığım notlar ise şöyle:

Türkiye'de dış politika ve uluslararası ilişkiler uzmanları, milli güvenlik konularında fazla çalışmamaktadır. Bu, üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur.

Müsteşar iken devletin üst kademesinden gelen sorular ekseriyetle "askeri konularda neden siviller cümle kuramıyor?" minvalinde olmuştur. Bu tür soruların yanıtı, sivil uzmanların yetişmesi için gereken yatırım ve süredir. Askeri konularda subaylar ile konuşabilecek seviyeye gelen Savunma Sanayii Müsteşarlığı personelinin, bu yetkinliğe ulaşması için en az 5, 10, 15 sene gibi sürelerde tecrübelere sahip olması, projelerde yetişmesi gerekmektedir. Bu da zaman alıcı ve maliyetli bir süreçtir.

Öte yandan sivillerin bu alanda yetişmesi için müsait bir kulvar, okul görevi görecek bir merkez yoktur. Söz gelimi uluslararası ilişkiler uzmanlarının beşiği Dışişleri Bakanlığı'dır. Ancak milli güvenlik ve savunma alanlarında yetişecek bürokratlar için muadil bir yer yoktur.

Türkiye'nin ulusal güvenlik stratejisinin temellerini, "Kırmızı Kitap" olarak da bilinen Milli Güvenlik Siyaset Belgesi (MGSB) teşkil etmektedir. Bu belge, en üst seviyede gizliliğe sahiptir. Hazırlanması ve yayımı gizlidir; devlet katında çok az kişi tarafından görülmektedir. Ancak Batır dünyasında MGSB muadili olan "Beyaz Kitap" (White Paper) belgeleri kamuya açıktır ve hazırlanma süreçleri şeffaftır. Bu belgeler hazırlanırken çok farklı disiplinlerden uzmanlar ve bürokratlar katkıda bulunurlar. Ancak Türkiye'de MGSB'nin hazırlanma süreci, gizlilik nedeniyle çok dar bir çevrede ve asker ağırlıklı bir kadro tarafından yürütülmektedir.

Öncelikle tehdit ortamının belirlenmesi gereklidir. Burada tehdidin sağlıklı ve hızlı bir şekilde analiz edilmesi gerekmektedir. Örneğin Ukrayna, bir sene öncesine kadar sakin bir bölge iken bugün bir çatışma ortamı haline gelmiştir. Ancak TSK'nın ihtiyaçlarının belirlenmesi için tehditlerin sağlıklı şekilde analiz edilebilmesi, farklı senaryoların çalışılması gereklidir.

Türk Silahlı Kuvvetleri'nin (TSK) ihtiyaçlarının belirlenmesi süreci şu şekilde gerçekleşmektedir: Öncelikle MGSB'de çizilen çerçeve uyarınca TSK tarafından Türkiye'nin Milli Askeri Stratejisi (TÜMAS) belgesi hazırlanır. Bu belge doğrultusunda her bir kuvvet komutanlığı, kendi Harekât İhtiyaç Planı'nı (HİP) hazırlar. HİP, TÜMAS'da tarif edilen hususlara cevap verebilecek ekipman, araç - gereç ve kabiliyet gereksinimlerini tanımlar. HİP'ler, On Yıllık Tedarik Planı (OYTEP) ile bir önceliklendirme işlemine tabi tutulurlar. Daha sonra da OYTEP doğrultusunda Milli Savunma Bakanlığı (MSB) bütçesi ve Savunma Sanayii Destekleme Fonu (SSDF) ile fonlanmak üzere Proje Tanımlama Dokümanı (PTD) hazırlanarak tedarik süreci başlatılır. Bu süreç içinde bir sistem ihtiyacının değişmesi, tüm bu 10 yıllık döngüyü en başa atacaktır.

Dolayısıyla tüm bu planlama ve tedarik döngüsü boyunca çok ciddi beyin gücü ve analiz kapasitesi gerekmektedir. Bu kapasitenin tamamı TSK'da mevcut değildir. Zira tehdit analizi ve ihtiyaç planlaması yapılırken konunun sosyal, ekonomik, siyasi, kültürel vb boyutları da incelenmelidir. Optimum noktaya ulaşılması için analitik beyin gücü ve çok farklı senaryoların test edilmesi gerekmektedir.

Soğuk Savaş'ın bitişi, Türkiye için tüm denklemi değiştirmiştir. Soğuk Savaş boyunca, Türkiye gibi ülkeler için milli güvenliğin oluşturulması ve korunması, basit bir problemdi. Tüm yapı, NATO tarafından belirlenen politikalar uyarınca şekillendirilmişti. Berlin Duvarı'nın uzantısı, Türkiye'nin doğu ve güney sınırlarından geçmekteydi. Ülkemizin, bu sınırların ötesine dair bir öngörüsü, ilişkisi ya da stratejisi yoktu. Dolayısıyla Türkiye, Soğuk Savaş'ın bitişinin etkilerini daha yeni hissetmektedir.

Berlin Duvarı'nın yıkılması ile Türkiye gibi bölgesel ağırlığı olan ülkeler çok ciddi, kendilerine özgü sorunlarla baş başa kaldılar. Bu sorunlarda ise çıkarlar, Batı ile her zaman uyuşmamaktadır. Türkiye için bunlara örnek olarak Karadeniz (Gürcistan Savaşı sırasında bölgeye gemilerin sokulmaması), Irak, İran ve Suriye'yi vermek mümkündür.

Dolayısıyla Türkiye'nin kendi milli güvenlik siyasetini kendisinin belirlemesi ve kendi enstrümanları ile bunu desteklemesi gerekmektedir. Daron Acemoğlu'nun söylediği gibi, "ülkeleri liderler değil kurumlar geliştirir".

Türkiye'nin yüz yüze olduğu bölgesel sorunlarla mücadele edebilmesi için neredeyse bir süper güç kabiliyetine sahip olması zorunluluğu bulunmaktadır. Sadece Kuzey Kore ile mücadele eden Güney Kore'nin aksine, Türkiye'nin çevresinde çok sayıda çatışma alanı, çok sayıda farklı nitelikte ulusal güvenlik tehdidi bulunmaktadır.

Bu kapsamda, ülkemizde sivil uzman kadrosunun gelişmesi gereklidir. Bu ihtiyacı TSK da kabul etmektedir. TSK'da personel, operasyonel ortamda yetişmektedir. Ancak bu, milli güvenlik politikalarının geliştirilmesi açısından yeterli değildir. Bu insan kaynağı potansiyelini, ekonomi, sosyoloji ve diğer disiplinler ile desteklemek gerekmektedir.

Bu doğrultuda da gerçek manada bir Savunma Bakanlığı kurulmalıdır. Milli güvenlik siyasetinin şekillendirilmesi için kariyer diplomatlarının, alan uzmanlarının yetiştirilmesi gereklidir.

Yine bu kapsamda, düşünce kuruluşları (think tank) kurulmalıdır. Bu konuda bir nebze canlanma mevcuttur.

İki sene önce Harp Akademileri'ndeki bir konferansta, ABD'nin RAND Corporation adlı düşünce kuruluşundan sivil bir uzman, TSK'nın orgeneral dahil tüm rütbelerdeki subaylarına, geleceğin hava muharebesi ortamına dair öngörülerini anlatmıştı.

Türkiye'nin milli güvenlik sorunlarına, sadece dış politika ile yanıt vermek mümkün değildir. Sadece üniformalı değil, sivil uzmanların da sayısının artması gereklidir.


Değerlendirme

Her iki konuşmacıyı da dinlemek büyük zevkti. Konferanstan entelektüel bir haz alarak ayrıldım. Her ne kadar Bölükbaşı'nın konuşması, siyasi kimliğinden dolayı oldukça eleştirel bir nitelikte olsa da, Türkiye'nin en önde gelen dış politika sorunlarına giriş dersi niteliğindeydi. Bu sorunların yorumlanma tarzı, siyasi görüş, ideoloji ya da değerlendirme yöntemi gibi etkenlerle farklı şekillenebilir. Nitekim kapanış konuşmasında Hüseyin Bağcı da, entelektüel mesafe ve eleştirel duruş gereği, SETA'dan da bir dış politika uzmanının yakın zamanda aynı konferans serisi kapsamında konuşma yapacağını söyledi.

Bayar'ın dikkat çektiği hususa, kısa süre önce eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün görevinin son günlerinde yayınlanan Savunma Reformu Raporu'nda da dikkat çekilmişti. Türkiye gerçekten de milli güvenlik ve savunma stratejileri konularında oldukça fakir bir entelektüel altyapıya sahip. Bu hususa dair tespit ve görüşlerimi çeşitli vesilelerle dile getirmeye çalışmıştım. Özellikle sivil kökenli uzman yetiştirilmesi ve milli güvenlik siyasetinin oluşturulma sürecine dair reform ihtiyacının, Bayar gibi bir isim tarafından açıklıkla, özeleştiri ile birlikte dile getirilmesi umut verici.

Umarım bütün bu görüş ve temenniler, söylem safhasında kalmaz, acilen gerekli kapsamlı bir reform ile hayat bulur.

2 yorum:

Muhammet Vanlıoğlu dedi ki...

Güzel tespitlere sahip dolu dolu bir panel olmuş. Fakat düzeltme yapılması gereken iki nokta var.
1)Deniz Bölükbaşı'nın:
"Ermenistan'ın soykırımın uluslararası camia tarafından tanınması ısrarının altında yatan neden şudur: Soykırım gibi insanlığa karşı işlenen suçlar, zamanaşımından muaftır. Bu nedenle, 1915 yılındaki olayların soykırım olarak tanımlanması, (Osmanlı Devleti'nin mirasçısı konumundaki) Türkiye'yi suçlu konumuna sokacaktır."

-Bu teknik olarak mümkün olmayan bir konudur. Viyana Sözleşmesi 28. maddeye göre antlaşmalar yürürlüğe girdiği tarihten itibaren geçerlidir: "Antlaşmada aksine bir hüküm olmadıkça ya da başka yollarla bu saptanmamışsa, bir antlaşmanın hükümleri bu antlaşmanın yürürlüğe girmesinden önceki bir işlem ya da eyleme, ya da bu tarihten önce ortadan kalkan bir duruma ilişkin olarak bir tarafı bağlamaz."

Bu bağlamda soykırım suçunun önlenmesine ilişkin sözleşme maddeleri değerlendirildiğinde 12 Ocak 1951 tarihinden önceki uygulamalara yönelik soykırım suçu hükmünde bulunulamaz. Şayet bu kural göz önünde bulundurulmadan ihlal edilmeye kalkılırsa (örneğin bir uluslararası mahkeme hüküm verirse) Anlaşmalar Hukuku bağlamında doğacak uluslararası hukuk sorunları Türkiye ile Ermenistan'ın ve soykırım suçunun boyutunu aşmaktadır.

2) Murad Bayar'ın:
"Öte yandan sivillerin bu alanda yetişmesi için müsait bir kulvar, okul görevi görecek bir merkez yoktur. Söz gelimi uluslararası ilişkiler uzmanlarının beşiği Dışişleri Bakanlığı'dır. Ancak milli güvenlik ve savunma alanlarında yetişecek bürokratlar için muadil bir yer yoktur. "

-Hayır böyle bir merkez vardır. Harp Akademileri Komutanlığı(SAREN) ilgili alanlarda açtığı yüksek lisans ve doktora programlarına askeri ve sivil öğrenci alımı yapmaktadır. Fakat burada sorun 3-4 adet olan bu programlara yılda 4-6 kişilik kontenjan açılmasıdır. Bu sayılar, panelde de vurgulanan Türkiye'nin karşı karşıya kaldığı tehdit boyutunun büyüklüğü karşısında yetersizdir.
Ayrıca yine Harp Akademileri Komutanlığı bünyesinde MGK Akademisi'nde ilgili alanlarda sivillere eğitim verilmektedir fakat yine kapasite sorunu olmakla beraber, yalnızca üst düzey bürokratlara yönelik olması gibi bir kısıtlama bulunmakta(Müsteşarlar, Müsteşar yardımcıları vb.)
(+Bu kıt imkanları sağlayan SAREN'in akademik kadrosu, geçtiğimiz yıllarda yaşanan hukuk skandallarından nasibini almıştır.)

Bir başka sorun da, bu alanda yetişen az sayıdaki sivilin istihdam edileceği bir kadro bulunmamaktadır ne akademide ne de bürokraside. Yani yumurta-tavuk ilişkisi söz konusudur.

ALFACINO dedi ki...



Deniz Bölükbaşı'nın yorumları için pek bir şey söylemeyeceğim. Hiçbir akademik, teknik bilgim olmayan hususlar ama içgüdüsel bir red ile karşıladığım ve muhalifliğinin verdiği saldırma refleksiyle objektifliğin yanından da pek geçeceğini sanmadığım ve antitezlerinin de çok rahat ifade edilebileceğini düşündüğüm görüşler.

Bence kişilerin %99'undan fazlası bu hususlarda sabit fikirlerinin, dünya görüşünün paralelinde konuşuyor ve söylenenleri yorumluyor,red yada kabul ediyor. Memlekete kaybettiren hususlardan biri de bu.

Fakat benim acizane kanaatim de Murad Bayar Bey'in dile getirdiği sıkıntıların haklılığı yönündedir.
Bu sıkıntının kaynağının ülkemizin geçmişinde değil bu hususlar, sivil yönetimde bile asker ağırlığının (yaşadığımız darbeler)eksilmemesidir.

Sivil hususlarda bile asker etkisinden bağımsız yapılanamayan devlet erkinin askeri hususlarda sivil söz söyleyebilecek bireyleri yetiştirmeyi bugüne kadar aklından ciddi bir şekilde geçirmediğine eminim.

Temenni ederim ki bu uyarıların dikkate alındığı ve ilgili yetişmiş kadroların yetiştiği günleri görmeye bizim ömrümüz vefa eder.

Yarı espiri yarı ciddi bir öneriyle mesajımız bitiriyorum.
Bu ağabeyimiz de akademisyen olarak transfer edilebilir :)
http://en.wikipedia.org/wiki/Joel_Hayward

NOT: Arda beye çalışmaları için teşekkürler. Arada bir bakmadan edemediğim bir blog.

Saygılar,

Özgün.