21 Mayıs 2014 Çarşamba

Kurumsal Geri Zekâlılık

Grafik: Michael Kreil
Zekânın sözlük karşılığı, "insanın düşünme, akıl yürütme, objektif gerçekleri algılama, yargılama ve sonuç çıkarma yeteneklerinin tamamı, anlak, dirayet, zeyreklik, feraset" olarak geçiyor. Dolayısıyla zekâ, elde edilen verileri işleyebilme, mevcut verilerle karşılaştırabilme, birleştirebilme ve yeni veri oluşturabilme gibi bir dizi süreci içeren bir kabiliyet. Daha doğrusu kabiliyetler bütünü: Bu yüzden duygusal zekâ, matematik zekâ gibi alt dalları var.

Buradan hareketle zekâ geriliğini, söz konusu kabiliyetlerin noksanlığı ya da belirgin biçimde zayıflığı olarak tanımlamak mümkün. Zayıflığın "belirgin" olması, bir kıyaslamaya işaret eder. Ortalama bir seviyenin ciddi miktarda aşağısı, geri zekâlılık olarak nitelendirilecekse eğer, bu seviye nasıl belirlenecek? Yukarıda saydığım kabiliyetlerin, benzer unsurlar için ayrı ayrı ölçülmesi, ortalama bir seviyenin tespiti ile.

Bu temel tanımlar da bizi, zekânın sadece bireyler için değil, kurumlar, teşkilâtlar için de uygulanabilir bir özellik olduğu olgusuna götürüyor. Aynı şahıslar gibi, kurumların da veri toplama, işleme, yeni veri oluşturma ve bunları paylaşma kabiliyetleri vardır. Bu kabiliyetlerinin gelişkinliği ya da zayıflığı ölçüsünde kurumsal zekâlarının ileri ya da geri olduğundan söz edilebilir.

Açmak gerek. Bunun için de en temel bileşeni, bilgiyi irdelemek gerek.

Bilgi, düşünme, gözlem, deney ve benzeri süreçler sonucu elde edilen üründür; bu süreçlerin çıktısıdır. Ne yazık ki Türkçe, "bilgi" teriminin özüne dair çok temel bir ayrımı yapmakta -henüz- yetersiz kalıyor. Bu, ilk kez Macar düşünür Michael Polanyi tarafından ortaya konmuş bir ayrım. [1]

Polanyi, 1958 tarihli "Personal Knowledge" ("Kişisel Bilgi") adlı eserinde bilgiyi (İngilizce "Knowledge") iki farklı ana kategoriye ayırır. Ayrım, bilginin iletilebilme ya da paylaşılabilme kabiliyeti üzerinden yapılır.

"Tacit Knowledge" ("implicit knowledge" olarak da geçer), yani Türkçe karşılığı ile zımni bilgi, tecrübe ve bireysel özellik ve kabiliyetler ile harmanlanmış bilgidir. Polanyi, "anlatabildiğimizden daha fazlasını biliriz" şeklinde açıklar bunu. Bir şeyi nasıl yapabildiğimizi biliriz, ancak başka birine bunu nasıl yaptığımızı aktarmakta zorlanırız. Bisiklet sürmek gibi. Bisiklet sürmeyi kabaca tarif edebiliriz: Pedal çevir, gidonu tut, bir tarafa eğilecek olursan ağırlığını öteki tarafa ver... gibi. Ancak bunları, okuyanın uygulayıp bisiklet sürmesini sağlayacak şekilde ifade etmemiz mümkün müdür? Zor, hatta neredeyse imkânsız.

Ustanın, işin nasıl yapılacağını çırağına öğrettiğinde, transfer ettiği bilgi zımni bilgidir. Michael Faraday elektromanyetizmanın kurucusudur; deneysel çalışmaları ile oluşturduğu zımni bilgiyi paylaşabilmiştir de kısmen. Ancak bu zımni bilgiyi paylaşılabilir, aktarılabilir, öğrenilebilir ve anlaşılabilir evrensel matematik kanunlar haline getiren, James Clerck Maxwell'dir.

Buradan da, ikinci tür bilgiye ulaşıyoruz: "Codified knowledge" ("explicit knowledge" olarak da geçer), yani kodlanmış bilgi (ya da açık bilgi). İngilizce literatürde yaygın karşılığı "information" olan bu kavramın tam Türkçe'si maalesef bulunmuyor. "Bilgi" kelimesi hem knowledge (zımni bilgi) hem de codified knowledge / information anlamında kullanılıyor. Information için "veri" kullanılabiliyor. Ya da knowledge için "irfan", information için "bilgi" de.

Ancak her halükârda meselenin özü aynı: Kodlanmış bilgi, harf, işaret, formül vb şekillerle paylaşılabilen, anlaşılabilen bilgidir. Kullanım kılavuzları, kitaplar, CD / DVD'ler, broşürler vb, bilginin farklı şekillerde kodlanıp depolanmasını, paylaşılmasını ve anlaşılmasını sağlayan araçlardır.

Edinilen zımni bilginin 100% verimlilikle kodlanmış bilgiye dönüştürülmesi mümkün değildir - en azından şimdilik. Bilişim teknolojilerindeki gelişmeler, bazı düşünürler için aradaki bu farkı giderek azaltmakta ve hatta yakın gelecekte "tekillik" (singularity) denen bir noktaya götürmektedir bizi. [2] Ama henüz değil.

Bilginin üretilmesi, geliştirilmesi ve paylaşılması kişisel olduğu kadar kurumsal bir süreçtir de. İletim mekanizmaları da dolayısıyla farklı şekillerde olabilir. Bu mekanizmalar esas olarak zımni ve kodlanmış bilgiler arasındaki dönüşüm ve istikamet üzerinden tanımlanır. Bu tanımlamayı Dieter Ernst ve Linsu Kim, 2002 tarihli makalelerinde çok güzel bir şekilde yapmıştır: [3]

Bilgi iletim mekanizmaları
(Büyük hali için üzerine tıklayınız)
(Kaynak: Ernst & Kim, 2002)
1. Kodlanmış Bilgiden Kodlanmış Bilgiye (Combination / Birleştirme): Belge iletimi, makina vb altyapı transferi, kılavuz, talimname vb. Alıcı taraf, bunları olduğu gibi kullanabilir. Daha sonra da elde edilen belge, araç - gereç vb'yi kullanarak kendisi belge, araç - gereç vb üretir. Yani kodlanmış bilgiyi kullanarak yeni kodlanmış bilgi oluşturulur. Söz gelimi bir kullanım kılavuzunun tercümesi ya da kendi ihtiyaçlarınıza göre türetilmesi gibi.

2. Kodlanmış Bilgiden Zımni Bilgiye (Internalization / İçselleştirme):
Edinilen belge, doküman, kılavuz, makina vb'nin kullanılması, işlenmesi, okunması vb ile edinilen tecrübe ile gerçekleştirilen bilgi iletim sürecidir. Alıcı taraf, elte ettiği açık / kodlanmış bilgiyi kullanıp işleyerek tecrübe birikimi sağlar, böylelikle bir zımni bilgi kapasitesi oluşturur.

3. Zımni Bilgiden Kodlanmış Bilgiye (Externalization / Dışsallaştırma): Tecrübe, yetenek vb ile harmanlanmış zımni bilgi, alıcı taraf tarafından kodlara, belge, formül, kılavuz vb'ye dönüştürülür. Söz gelimi bir makinanın en verimli kullanımını ustasından öğrenen çırak, akşam evde öğrendiklerini ve kendi gözlemlerini not alıp kendisine bir kılavuz oluşturuyorsa, bu şekil bir iletim gerçekleştiriyor demektir.

4. Zımni Bilgiden Zımni Bilgiye (Socialization / Sosyalleşme): Alıcı ve verici taraf, kendi zımni bilgilerini paylaşırlarsa bu tür bir iletim gerçekleştirirler. Örneğin kullanıcı konferansları, çalıştaylar gibi.

Bu dört mekanizmada alıcı ve / veya verici taraf birey ve / veya kurum / kuruluş olabilir.

Burada hayati öneme sahip bir ayrıntı var: Söz konusu mekanizmaların sağlıklı işleyebilmesi, alıcı tarafın kabiliyetine bağlıdır. Alıcı taraf, bilgiyi alma, işleme, bunu kullanarak yeni bilgi oluşturma ve paylaşma konularında ne denli etkin ve yetkin ise, bireysel olsun kurumsal olsun, o denli başarılı olur.

Kurumsal baza odaklanacak olursak, şirketlerden ülkelere, organizasyonel ve insan kaynakları kapasiteleri (Moses Abramowitz'in tanımı ile "sosyal yetenek / kapasite" / "social capability") ne denli güçlü olursa, bilgi üretme yetisi de o denli güçlü olur.

Eğer sosyal yetenek düşük ise, kurum bünyesindeki münferit yetenekli, zeki ya da çalışkan bireylerin emekleri ve ürettikleri bilgi, o kurumdaki varlıkları süresince anlamlı olur. Oluşturdukları birikim ya da "know how", kurumdan ayrılınca ya da gittikleri zaman beraberlerinde gider. Veyahut, edinilen tecrübeler, öğrenilen dersler, kodlanmadıkları için paylaşılamaz: Hataların önüne geçilemez, aynı hata ya da süreçler tekrar tekrar yinelenir. Dolayısıyla kurumsal bilgi birikimi sağlanamaz; eşgüdümsüzlük bu durumun kardeşidir. Kurumsal yapı bilginin üreticisi değil tüketicisi konumuna geçer. Kendi başına bilgi, konsept, doktrin üretemez. En temel işlevlerini yürütmek için zeki, çalışkan, üretken münferit bireylerin sayısal çokluğuna ya da başka bir kaynağın devamlı bilgi sağlamasına muhtaç olur. Kurum, bir avuç fedakâr bireyin sırtında yürüyen bir felçli bir hüviyete bürünür. Bu felç hali bulaşıcıdır: Üretkeni çürütür, çürümüş olanı çoğaltır. En başta verdiğim tanımda bahsi geçen süreçlerin işleyememesi, yani zekâ geriliği ile sonuçlanır.

Yazının başlığına geliyoruz: Kurumsal geri zekâlılık, kurumsal ölçekte -ki burada kurumdan kasıt bir teşkilat, kuruluş, şirket, daire vb yapılardır- bilginin içselleştirilememesi, yeni bilginin üretilememesi ve üretilen bilginin paylaşılamaması durumudur. En az cehalet kadar tehlikeli bir kitle imha silahıdır.




Kaynaklar

[1]: Polanyi, Michael: "Personal Knowledge: Towards a Post-Critical Philosophy", University of Chicago Press, 1958
[2]: Kurzweil, Ray: "The Singularity Is Near: When Humans Transcend Biology", Viking Books, 2005
[3]: Ernst, D. and L. Kim (2002), “Global production networks, knowledge diffusion and local capability formation”, Research Policy, 34

Hiç yorum yok: