14 Kasım 2005 Pazartesi

Pusu

Eser: Eliott Lilly
www.eliottlillyart.com

-    Ee anlat bakalım, kurbağa, yılan falan yediniz mi hiç?

-    Yok be abi! Onun da eğitimini verdiler tabi ama hiç gerekmedi. Çikolata ve ton balığından gına geldi hatta.

-    Sizin o taraflar karışıktı bir ara, çatışma çıktı mı hiç? Operasyon falan?

-    Tabi oğlum, ne sandın? Bu taraflara fazla ses gelmiyor, ama orada işler karışık.

-    Hadi ya?

-    Ben son iki ayda 4 kez operasyona katıldım mesela, üçünde de çatışma çıktı.

-    Yapma yahu? O kadar ha? Sen şimdi ciddi ciddi savaşıyorsun yani?

-    Ne sandın ulan, gül bahçesi mi orası?

Süha, yıllardır izne gelen her askerin yaşadığı tecrübeleri yaşamaktaydı. Aynı sorular, aynı meraklar, aynı sohbetler. Komando olmak bu sohbetlerin içeriğini başka bir boyuta taşıyordu elbette, ama kendisinden önceki onlarca devresi çok da farklı sorularla karşılaşmamıştı, sonrakilerde de bir şey değişmeyecekti.

Bağ evindeki sofra bu sohbet için eşsiz bir beşikti. Dışarıdaki keskin bozkır ayazı, masanın dibindeki, sadece etrafını ısıtabilen elektrikli soba karşısında çaresiz kalıyordu. Sofradan bira ve rakının etkisiyle tuvalete giden her bir muhabbet arkadaşı, bunun gayet iyi bir şekilde farkına varmıştı.

Süha rakısından bir yudum aldı, yüzünü buruşturdu. Rakının tadını unutalı çok olmuştu. Ağzını tatlandırmak için ayvadan bir dilim aldı. Düşünceli bir biçimde çiğnemeye başladı, son iki ayda yaşadıklarını düşünüyordu. Hepsini anlatmaya masadaki iki büyük rakı yetmezdi. Metin’in sorusu, o iki 70’lik şişenin kısa sürede bitmesini sağlayacak konuşmayı tetikledi.

-    Abi ilk çatışmaya girdiğinde neler hissettin?

-    Çok korktum, sadece korkuyu hissettim. İlk çatışmamda pusuya düşmüştük. Yani ilk ateş eden ben değildim. O zaman daha çok korkuyorsun. Öbür türlü nişan alırsın, ateş edersin, vurursun, düşman ölür. Iskalasan bile ilk ateş eden sen olmuş olursun, inisiyatif sendedir. Pusuya düşmek bambaşka bir şey. Nereden neyin geldiğini bilmiyorsun. Belki herifler yüz kişi, belki dost bir birlikle karşılaştınız, ne bileyim irtibatsızlık oldu birbirinizi kırıyorsunuz. Pusu bambaşka bir şey.

-    Nasıl oldu? Anlatsana ilk operasyonunu?

Rakıdan bir yudum daha aldı. Bu sefer yüzü buruşmadı, rakının acısını hissetmemişti çünkü. Aklı başka yerdeydi. Zihni gerilere gitti, iki ay öncesine. Bağ evindeki sofradan ayrıldı, tabur kışlasına döndü.

-    Bizim taburun bir ileri karakolu var, benim askerliği yaptığım yer. Orası enteresan bir yerde, tam üç ülkenin sınırının kesiştiği yer. Öyle berbat bir yer ki, bazen kimin kime ateş ettiğini, kimin nerede olduğunu bile anlayamıyorsun. Tam bir kavşak noktası gibi, gelen geçenin, giren çıkanın haddi hesabı yok. Helikopterler, araçlar vızır vızır, her yerde acayip kameralar, radar bilmem ne var, ama yine de kafi değil. İşte burada, bizim karakolun 20 km kadar güneyinde Ejdeha Gor diye bir yer var. Bir çeşit geçit yolu gibi, sızma için mükemmel bir yer, istesen inşa edemezsin öyle bir şey. Hani bizim Kırkdilim var ya, onun çok daha derinini düşünün. Kırkdilim yolunda iki araba yan yana zor sığar, burada bir adam sığamıyor. Bu Gor’un asıl olayı uçurumun dibi. Uçurumun iki yanında, duvar diyeyim, bir sürü kayalık girinti çıkıntı var. Sanki oralar önceden kenetlenmiş bir elmiş de, eller hafifçe aralanmış gibi. Yukarıdan bir taş atsan girintilere çarpar, çarpar, tabana varmaz. Vadi tabanında yürürken yukarı baksan göğü görmüyorsun diyeyim, öyle anlayın.

Şimdi bu vadinin tabanında gece vakti sessizce yürürsen kimse duyamaz, göremez. Yukarıda pusu atsan, aşağıdakileri hiçbir şeyle göremezsin. Görsen de vuramazsın, el bombası atsan bile aşağıya düşmeden patlar uçurumun duvarlarında.

-    E abi mayın falan döşesinler?

-    Olmaz ki. Bir kere o geçidi bizimkiler de kullanıyor. Hem sonra bazı yerlere metrekare başına beş mayın döşense bile faydalı olmuyor. Sivrizekalı bir üsteğmen yukarıdan aşağı zift dökmeyi teklif etti de ne biçim fırça yediydi.

-    E siz ne yapıyorsunuz peki?

-    Ne yapacağız? Dakika başı devriye, pusu. Ama o da nereye kadar. Aha işte benim ilk çatışmam da öyle bir devriyedeyken olmuştu. Emir geldi, “tim tam teçhizat hazırlansın, keşif harekatı icra edilecek” diye. İhbar gelmiş, karşının lojistikçileri o gece Gor’dan geçecekmiş.

Emir geldi biz hangara gittik. Bu egzolar öyle hücum yeleği, sırt çantası gibi değil. Kırk saat hazırlığı var, bir adam başına iki bakım astsubay geliyor. Seni hazırlıyorlar. Genelde bu sırada Kral TV falan yayını yapıyorlar hangarda, moral için.

İnce tayt fanila gibi bir şey giyiyorsun önce. Sadece başın ve ellerin dışarıda kalıyor. Ona bir iki kablo takıp jeneratöre bağlıyorlar seni. Hafif bir elektrik akımı veriyorlar, böyle tüm kasların kasılıyor. Elektro-bilmem ne uyumu içinmiş. Tim komutanı üsteğmen izah etti de, aklımda değil şimdi. Teknik bir sürü terim…

İşte o faniladan sonra kuşanmaya başlıyorsun zırhı. Bir sürü parça. Hepsini takınca test edip, ölçüyorlar. Şövalye gibi çıkıyorsun en sonunda. Kaskı en son veriyorlar, onun işi, ayarı daha fazlaymış.

-    Var mı hiç fotograf zırhlıyken?

-    Aha, burada.

-    Oğlum hangisi sensin, bunların hepsi aynı?

-    Şurada, reyil tutan, 004 yazılı.

-    Abi, çok hantal görünüyor bu yahu.

-    Öyle görünüyor ama değil işte. Sen içinde dene bir de.

-    Abi sulandırmayın mevzuyu, sen de anlatsana abi çatışmayı?

-    Hah evet. Neyse, biz kuşandık zaten geçti bir buçuk saat. Sonra kaskları taktık, bindik tilte. Altı kişilik tim anca sığıyoruz tiltin içine. Gor’un beş km kuzeyinde atladık; vakit sabah beş falan.

Atlarken çok zevkli de, tam ayakların yere basınca işin rengi değişiyor. Aslında çok güzel manzaralar, çok güzel yerler var ama o anda düşünemiyorsun. Dikkatini veremiyorsun etrafa, sadece görev. Nasıl olduğunu tarif etmek zor, odaklanıyorsun ama hani üniversite sınavındaki odaklanma gibi değil. “Şimdi şuradan bir mermi yer miyim, mayın patlar mı” gibi bir ton şey. Hepsi görevle alakalı düşünceler..

* * *

Ejdeha Gor’un beş km kuzeyinde Tilt-Jet’ten atlayan tim, Pazı Tepesi’nin eteklerinde yere indi. Doğan güneşin ışıkları karşıdaki dağ silsilesinin ardından gözlerini kamaştırıyordu. Gök turuncu, önlerindeki yol karanlıktı. Üsteğmen Tevfik’in kısa ve net komutu telsizlere yansıyarak manzaranın romantizmini sona erdirdi:

-    Sistemler açık, tam sessiz mod.

Yürümeye başladılar. Düz arazide yürümek kolaydı ama Gor’daki keçi yolu tam aksine çok yorucu olacaktı. Pazı’nın eteklerinde başlayan kısa düzlük, Gor’daki derin uçurumun ilk habercisi olan ince vadiciğe yerini bırakıyordu. İnce bir tabaka gibi toprağı kaplayan otlar, aynı düzlük gibi, zayıfladı, seyreldi. Tim yürüdükçe etraflarındaki doğa da sanki kişilik değiştiriyordu. Doğurgan anadan çorak ölüye..

Vadicik gittikçe gerçek bir vadi haline gelmeye başladı. Bir süre sonra tim tek sıra halinde yürümek zorunda kaldı; keçi yolu bunu mecbur kılıyordu çünkü. Altlarındaki bitki örtüsü yerini çoktan kayalıklara bırakmıştı. Tek tük görünen küçük ve kısır ağaçlar, yeşil taklidi yapan renkleriyle geride bıraktıkları Pazı’nın hatıraları gibiydiler. Güneş artık tepelerin ardından kurtulmuş, gökyüzünde özgürce yükselmekteydi. Vadi daha da derinleşti…

* * *

-    Abi bu egzoların en sevmediğim yanı, bir havalandırması var meretin.. Soğuğa ayarladın mı iliğin donuyor, sıcağa ayarladın mı yanıyorsun, hamam gibi. O gün de nasıl rezil bir hava var, tam kahpe. Sabah soğuğu oranın rezildir, ama gün doğdu mu aniden bir ısınıyor. Pişiyorsun. Zırhın da havalandırmasını zırt pırt değiştirince havalandırma bozuluyor, lak kalıyorsun. Düşün sabah üşümeyim diye sıcağa ayarlıyorsun, cart bozuluyor alet. Artık kaç km yürürsen o sıcaklıkta kalıyor. Öğle sıcağında terden sırılsıklam olduğunla kalıyorsun.

Neyse, indik sabah. Hava buz gibi. Ayarladım azıcık sıcağa ama nasıl korkuyorum. “Aha şimdi bozulacak, 20 km gidiş, 20 km dönüş.. Pişerim vallahi” diye düşünüyorum. Yürüyoruz düz bir alanda, ilerimiz hafif bir çukur. Böyle nasıl desem, kayık tabak gibi. Gittikçe derinleşiyor, sonrası uçurum. Hani sanki bir kase dondurma var da, çorba kaşığıyla gittikçe bastırarak bir top alıyormuşsun gibi..

Vadinin başladığı yere geldiğimizde Üsteğmen dedi “silah emniyetini açın, lazer poyinterleri açın” diye. Hedef aldığın yeri diğerlerine de gösteriyor, bir de üsteğmende fazladan alıcılar, radar falan var. O gördüğü hedefleri bize veriyor. Biz vadinin içine girince tabi pusu tehlikesi de artıyor. Herifler bazen konvoy falan geçirmeden önce pusu atıyorlar. Bazen de “konvoy geçecek” diye civar köylere haber salıp bizi oraya çekmeye çalışıyorlar. Bizde de ona göre taktikler var tabi, köşe kapmaca oynuyoruz anlayacağın.

* * *

Vadi yamacında ilerledikçe gökyüzünü görmek gittikçe zorlaşıyordu. Süha, ilk indiği andaki kafa karışıklığını atmıştı, en azından kafasında binlerce düşünce aynı anda dolaşmıyordu. Önündeki başçavuşun adımlarını aynen takip etmeye çalışıyordu. Bu dikkati onu mayın korkusundan bir nebze olsun koruyordu. Düşmanın son zamanlarda İran karaborsasından Rail Gun aldığını, katırlarla taşıdığını duymuşlardı. Zırh sistemlerini devamlı kontrol edip, Kayseri’deki komando kursunda öğrendiklerini hafızasından tekrarlaması, bu korkusunu da hafifletiyordu. Yavaş yavaş algılarına tam olarak hakim olmaya başlamıştı. Şimdi sıra çevresine hakim olmaya gelmişti.

Kayalıklar ve kovuklar sıklaştıkça çevresini daha dikkatli süzmeye başladı. Bir yandan da önündekinin kaskını takip ediyor, onun bakmadığı tarafı kontrol etmeye çalışıyordu. Tehlikeli olabileceğini düşündüğü kovukları lazerle işaretleyip komutana iletecekti, ama hangisinin ne derece tehlikeli olduğuna karar vermek zordu. Ona kalsa tüm kovukların içine birer tüfek bombası gönderirdi, ama ona kalmış değildi. Kendini düşmanın yerine koyup, en iyi pusu yerinin neresi olduğunu düşünmeye çalıştı. “Şu iki kayalığın ortası roketçi için iyi bir yer, oradan ilk ateşi açarım… Karşıdaki çıkıntının yukarısı da etrafa hakim, makineli tüfekçi için iyi..”

İki kayalığın ortasındaki mevziden fırlatılan bir RPG-7 bu düşünceleri kesti…

* * *

Süha’nın dudakları ve boğazı kurumuştu. Çok konuştuğundan değil, hatıralarından. O günün sıcaklığı, sesler, hissettikleri… Sadece dudağındaki nem değil, kanı da kurumuştu sanki. Hatırladıkça tekrar yaşıyordu. Kendine gelmek, sofraya dönmek için bir yudum daha rakı aldı. Rakının tadı yüzünü buruşturmuştu (bu iyi!).

-    Şimdi biz vadideki patikada ilerliyoruz, arka arkaya tek sıra. İnce bir yol var, yamaç boyunca uzanıyor ama sonra yavaş yavaş aşağı, vadi tabanına iniyor; yokuş aşağı. Biz de o yolu takip ederek vadi tabanına inip sonra açılacağız. Ama tam o patikanın vadi tabanıyla birleştiği yer tehlikeli.

-    Niye ki?

-    Tam o sırada tek sıra düzeninden başka bir yürüyüş düzenine geçiyorsun. Yani pozisyonunu değiştiriyorsun. Eğer o bölgede düşman pusu atmışsa, ateş açması için en uygun fırsat. Aha biz de tam bu sırada yedik ateşi.

Bende reyil tüfeği denen silah var, devasa bir alet. Seri ateşi yok, yavaş ama vurdu mu dağıtıyor. Daha ziyade tanklara, araçlara, bir de mevzilere karşı. Mağaranın içinden ateş yediğin zaman çakıyorsun bir iki reyil içine, dağıtıyor darma duman. Ama ateş etmeden önce şarj etmen gerek, iki ateş arası da, değişiyor ama, üç beş saniye civarı bir şey. Reyilcilere o yüzden bir de fazladan Minimi diye bir makineli tüfek verirler.

-    Ee, ateş yediniz?

-    Tamam işte oraya geliyorum, sabret hele. Şimdi Üsteğmen önde, Başçavuş arkasında, üçüncü benim. Vadi tabanına inice dağıldık ama ben hızlı yürümüşüm, en öne geçtim birden. Solumda üsteğmenle başçavuş; durdular, radarla ileriyi tarıyorlar. Ben bir an dalmışım, ileri yürümüşüm. O sırada solumdan bir şey “vınnn!” etti geçti, sıyırdı, rüzgarını bile hissettim. Bu vınladı, arkamda bir cayırtı koptu. Roket atmışlar yani.. patladı bu, beni ileri savurdu, sırtıma şarapneller saplandı.

-    Nasıl yani? Sırtından mı yaralandın?

-    Yok be abi. Egzonun zırhı sağlam, RPG yakınında patlasa bile şarapneli zırhı delemiyor. Roket patladı biz aynen ileri fırladık, ben istemeden fırladım tabi.

Roket patlar patlamaz takırtılar başladı, her tarafımıza mermi yağıyor şakır şakır.     İşin kötüsü, mermiler direk kayalıklara çarpıp etrafa taş, çakıl falan sıçratıyor, iki kat tehlike yani.

Biz mevzi aldık ama göremiyoruz ateş nereden geliyor. Şimdi çoktan güneş doğdu ama vadi derin, bir de vadi duvarlarında kocaman kayalık girinti çıkıntılar var. Güneş ışığı aşağı doğru dürüst ulaşamıyor, alacakaranlık. Herifler de iyi mevzi almış, namlu alevlerini, kıvılcımları göremiyoruz. Bir de mermiler etrafa çarpıp kıvılcım çaktı mı, tam karmaşa! Üsteğmenden emir bekliyoruz ama herifçioğlu bulamıyor ki radarla termalle! Biz böyle sıkışıp kaldık. Sağa sola üçer beşer atıyoruz ama rastgele. Sırf sesimizi gür çıkarmak için. Tam tuzağa düştük. O sırada herhalde bende reyil olduğunu fark etmiş olacaklar, ateşi bana yoğunlaştırdılar. Keleş meleş de sıkıyorlar, onlar tamam etkilemiyor da, adamlarda Igla da varsa, ondan çekiniyorum. Çok isabetli, etkili bir silah, bizim egzoların tek katili o.

* * *

Dikkatlice nişan alınmış RPG, işgüzar Rail Gun’cı askerin fazla ileri yürümesi sebebiyle üsteğmeni ıskaladı. Timin tam arkasındaki kayalıkta patlayan roket boşa gitmişti. Timin önünde uzanan yolun ilerisinde, iki taraftaki dev kayaların tepelerinden makineli tüfek ateşi başladı. Makineli tüfekçiler önceden, namluların altındaki tozlu zemini idrarlarıyla ıslatmışlardı, bu yüzden ateşledikleri mermiler yerden toz kaldırmıyordu. Mevzileri vadinin tam derinliğe ulaştığı mevkiye tam olarak hakimdi; çapraz ateş için son derece uygundu.

Sağlı sollu ateş eden iki PKM’nin tarakası, vadinin kabirlere yaraşan dik duvarlarında yankılandı. Her ateşlenen mermi beş mermi gibi ses çıkarıyordu, şok için güzel bir bahane.. Ateş, Exoskeleton Power Armor 19A ile donatılmış altı kişilik keşif timinin başlarını aşağıda tutuyordu. Özellikle tim komutanının derhal bertaraf edilmesi gerekliydi, zira onun ilerisini görmesi için ileri doğru bakması gerekmiyordu.

Tam arkasında patlayan roketin ileri doğru savurduğu Süha bir süre hiçbir şey düşünemedi. Farkına varabildiği tek şey yere düştüğü idi. Hiçbir şey duyamıyor, hissedemiyordu. Daha sonra beyni yavaş yavaş işlemeye başladı, adrenalin kontrolü ele aldı. Pusuya düşmüşlerdi, baskın yemişlerdi. Arkadaşlarını düşündü, sağına soluna baktı. Hepsi bir kayalık bulmuş, hedef gözetmeden ateş ediyorlardı. Karşıdan da ateş geliyordu, etraftan sıçrayan taşlar, çakan kıvılcımlar gösteriyordu bunu. Ama neden ateşlenen mermilerin sesini duyamıyordu? Telsizi çalışıyor muydu? Üsteğmen hangi cehennemdeydi, neden emir vermiyordu?

“Telsiz… Telsiz için muhabere ekranını aç… Tamam.. Çakır – 1?”

Çakır-1’in kırmızı renkte yanıp sönmesi, Üsteğmen’den neden ses seda çıkmadığını açıklıyordu. Açılan ilk ateşle vurulmuş olmalıydı.

“Üsteğmene yardım et, hemen solundaydı, soluna bak”

Üsteğmen savunma pozisyonunda çömelmişti, ancak hareket etmiyor veya edemiyordu.

-    Üsteğmenim! Üsteğmenim cevap verin!

O sırada tok bir “tak!” sesi yankılandı vadide. Bela habercisiydi bu, pusuya düşmüş olmaktan bile daha kötü bir bela. Pusucuların Igla keskin nişancı silahı vardı.

-    Çakır-3, Çakır-2. Çakır-1 düştü. Igla var adamlarda, reyili şarj et, mevzisini sana geçeceğim.

-    Çakır-3 anlaşıldı tamam.

-    Çakır-4, Çakır-2. Evladım o bombaatar oyuncak olsun diye mi verildi sana, açsana ateşini! Çakır-5 kısa düşüyor ateşin, kaldır şu kolunu yahu!

Bereket başçavuş soğukkanlı çıkmıştı.

-    Çakır-6, Çakır-2. Sıhhiye modunu aç, Çakır-1’e müdahale et çabuk. Üsteğmen kan kaybediyor. Çabuk ol!

Üsteğmen Tevfik RPG-7’nin patladığı anda yaralanmıştı. Fırlayan şarapnel ve taşlar sırtındaki yaşam destek ünitesini delmiş, sol omzunu parlamıştı. Yaralandığını fark eden düşman, ateşi Süha’nın üzerinden Üsteğmene yoğunlaştırdı.

-    Yettim komutanım, sık dişini!

Süha, duyma yetisini yavaş yavaş tekrar kazanmaya başladı. Önce nefes alış verişlerini duydu, soluk soluğa kalmıştı. Telsiz konuşmaları (haykırışlar) kesik kesik geliyordu, muhabere sisteminin arızasından değil. Bilinci yavaş yavaş geri döndüğü için.

Bu esnada ilk ateşi açan iki makineli tüfeğe bir düzine kadar daha otomatik tüfek katılmıştı. Tim tam bir ateş çemberine girmişti. Pusunun ilk şokunu atlatan Çakır-4 ve Çakır-5 çift MG-3’leri ve bomba atarları ile pusucu makineli tüfek mevzilerini baskı altına aldı. İlk etapta üsteğmene yardım eden sıhhiyeciyi korumak istiyorlardı. Ateşi yoğunlaştırdıkları makineli tüfekçilerden biri omzundan vuruldu, ardından dengesini kaybedip üstünde durduğu kayalıktan vadi tabanına düştü. Yere düştüğünde parçalanan omurundan çıkan çıtırtı o hengamede duyulmadı.

* * *

-    Baktım bizim Erzurumlu’yla Adanalı canını dişine takmış, ateş ediyor. Allah ne verdiyse saydırıyorlar karşıya. Tam o anda bir tane makinelicileri düştü, tam ayaklarımın dibine. İşte o zaman benim dengem yerine geldi, “ateş et ulan Süha” dedim.

İlk çatışma aslında nasıl bir şey biliyor musunuz? Hani ilk kez stada maç izlemeye gittiğinizde ne hissediyorsanız, onun gibi bir şey. Ben bunu karakolda sonradan çok düşündüm, başka türlü tarif edilmesi mümkün değil.

Hani stada gidersin ilk kez, bir bakarsın.. Aaa! Televizyonda göründüğü kadar küçük değil saha, kocaman bir şey, topçular da sahanın yanında ufacık kalıyor. Hiç reklam yok, altyazı yok, spiker yok.. Sadece taraftarın sesi, tek tük de anons var. Pozisyon oluyor, gol oluyor, o sırada yanındakine bir şey anlatıyorsan kaçırıyorsun. Tekrar izleme şansın yok, geri sarma, başka açıdan izleme şansı yok. Her şey aniden oluyor, yakaladın yakaladın. İlk çatışma da öyle bir şey. Ne kadar çok gerçekçi film izlesen de, ne kadar eğitim alsan da ilk seferde her şey aniden oluyor. “Ulan dur şurasını beceremedim, bir dakika beni bekleyin” falan yok. Her an, her saniye vurulabilirsin veya bir şeyler olabilir. Bizim oradaki çatışma bir buçuk saat falan sürdü ama yemin ederim beş saat gibi hissettim. Zamanı mekanı unutuyorsun, kopuyorsun tamamen. Tek düşündüğün hayatta kalabilmek, sonra yanındakinin hayatta kalması. Kayanın ardında bir milim fazla eğilirsen belki hayatını kurtaracaksın, ne bileyim devriyedeyken dikkat edeceğin minicik bir ayrıntı aslında düşmanın bir izi olabilir. Bunları kafanın tepesinden mermi uçmadan anlayamıyorsun işte.

* * *

Yere düşen makineli tüfekçiyi gören Süha kendine geldi. Daha yavaş ve derin nefes almaya başladı. Kendini tamamen düşmana ve çatışmaya odakladı. Tıpkı az önce, topu topu beş dakika önce yaptığı gibi, olası ateş mevkilerini tahmin etmeye çalıştı. Bir yandan da M-81’in emniyetini açıp şarj motorunu çalıştırıyordu. İyi eğitilmiş parmakları, tüm bu işlemleri serinkanlı bir ustalıkla gerçekleştiriyordu. İçinde bulunduğu makineyle tümleşmiş, kendisi de bir makine gibi, önceden programlandığı gibi çalışmaya başlamıştı. Ne için ve nasıl eğitildiğini gösterme zamanı gelmiş çatmıştı.

“Emniyet sigortasını aç… Yandı mı yeşil ışık?.. Yandı.. Çatışma menüsü açıldı mı?.. Tamam.. Hedef artikılını aç.. Lazer poyinteri sleyv et artikıla.. Test et.. Çalışıyor… Şarjı yarım güçle doldur, acil ateş modu… Doldu mu? Tamam… “Ateş Serbest” yazısı çıktı mı?.. Nerede bu kansızlar?.. Şu roketçiyi alalım önce, aha oradaki aralıktan geldiydi roket.. Bismillah ateş!”

M-81’in namlusunun etrafındaki dört minik kanatçık parladı ve davudi bir ses, pusucuları azarlandırırcasına gürledi. Gri ışıktan bir iz, Süha ile RPG’ci arasına bir anlığına ince bir çizgi çizdi. Ve roketçi, arasında bulunduğu kayalarla birlikte buharlaştı. Etrafa saçılan bir taş, et ve kan bulutu haline geldi.

Süha’nın bu isabetli ateşi, çatışma alanına bir anlık sessizlik getirdi. M-81 sanki, “herkes sussun, artık ben konuşacağım” demişti.

* * *

-    Okan, nedir Ahmet Üsteğmen’in durumu?

-    Komutanım bir şarapnel, yaşam destek ünitesiyle omuriliğin bağlantısını zedelemiş. Şans işte, hiç olmayacak şey aslında.. Bir de sol omuzda zedelenme var ama mühim değil. Ayıltıcı iğne yaptım, bir iki daki…

M-81’in haykırışı sıhhiyeci asteğmenin konuşmasını yarıda kesti. İçgüdüsel olarak kafasını omuzlarının içine çeken başçavuş hışımla arkasına döndü.

-    Ulan kanadı kırılasıca! Ben demedim mi emir bekle, Igla’cıya dalacaksın diye!

Igla’nın tok sesi ve Başçavuş’un ayağının dibinde patlayan mermisi, Süha’ya unuttuğu emrin ne kadar hayati olduğunu hatırlattı.

-    Astek, ayılt çabuk Tevfik Üsteğmen’i, sonra ilerideki ağacın arkasına git, oradan destek ateşi açacaksın! Sana emanet bu yiğit! Ben şu dallamaya hedef vereceğim.

Süha az önceki küçük başarısının etkisinden kurtuldu ve başçavuşun –birazdan küfürlerle bezeli biçimde altını tekrar çizeceği- emri için hazırlanmaya başladı. Igla’cı önemli bir hedefti, hatta en önemlisi. İki şarjör mermisi olan bir Igla’cı, rahatlıkla tüm timi safdışı bırakabilirdi. Kantinlerde dolaşan dedikodulara göre bazı mermilerin ucunda minik siyanür kapsülleri vardı ve bu durumda ufak bir sıyrık bile kesin ölüme sebebiyet verebilirdi.     

Başçavuş, Süha’nın yanına nefes nefese bir şekilde ulaştı. Bir yandan Süha’ya (hem içinden hem de bağıra çağıra) küfrediyor, bir yandan da namlu sıcaklığı tespit kamerasıyla Igla’cıyı arıyordu. Hayatta kalan PKM’ci, ateşini hala sıhhiyeci üzerinde tutuyordu. Kalaşnikof’ların takırtısı, azalmakla beraber devam ediyordu. Ancak anlaşılan karşı tarafta da hedef tespitinde sorunlar vardı; 7.62’lik mermiler bol bol kıvılcım ve çakıl uçurmaktan başka bir işe yaramıyordu. Başka bir boyuttaki gözlemciye göre aslında o vadideki ateş bölgesi, seyri çok güzel bir ışık oyunu demekti. Ancak görebildiğimiz alemin mensubu olan taraflar için ışık oyununu seyretmek, can yakıcı sonuçlara sebep olabilirdi. Süha’nın aklına bir an, Truva Destanı ve tanrıların savaşa müdahalesi geldi…

* * *

-    Ben roketçiyi uçurdum reyille, başçavuş parladı bana. Herif “emrimi bekle, Igla’cıyı alacaksın” demişti, ben çatışmanın sıcaklığında unutmuşum. Acil ateşten sonra şarj etmesi de vakit alıyor aletin. Neyse, başçavuş geldi yanıma, ana avrat küfrediyor. Bir yerde haklı da adam. O Igla’nın bir mermisi sıyırsa bile süründürüyor resmen. Bu Igla’cıyı buldu, benim bilgisayara yükledi hedefi. Ta vadinin ilerisinde hakim bir kayalığın tepesindeki bir mağara, altı yüz yedi yüz  metre var sanırım. Çıplak gözle görmenin mümkünatı yok. Aslında oradan hepimizi tak tak indirebilir usta atıcı olsa, ama çok bekledi ateş açmak için.

Şimdi bu Igla’nın bir şarjöründe beş mermi var, bir de namluda etti altı. Biz rahat hareket edemiyoruz Igla’dan ötürü, roket de aslında tehlike ama onu çıkardık aradan. Diğerlerini indirmek için muhakkak Igla’nın gitmesi lazım. Biz saydık, iki el ateş etti, kaldı dört mermi. Sırayla hepimiz yem olup Igla’nın ateş etmesini sağlayacağız. Sonra ben namlusunun ısısına kilitlenip yollayacağım reyili. Önce başçavuş fırladı yanımdan, koşa koşa sol ileri çaprazıma gitti, hemen anında ateş geldi. Allahtan hızlı hareket etti, yoksa yemişti topuktan. Sonra Bizim Erzurumlu, o da koşa koşa ileriye gitti, ona da ateş etti. Kaldı iki mermi.. Ben kayanın ardından çıkıp girdim, bana ateş etti. Bir de fazladan bir el daha ateş etti, etti altı! Hedefi yüklediydim bilgisayara, şarj da hazır reyilin. Ya Allah deyip çıktım ateş edeceğim. Tam tetiğe basacağım, tak! Şerefsizlerin bir tane daha Igla’sı varmış, güm indirdi bizim Erzurumlu’yu! Ben bastım tetiğe, o ilk Igla’cının mağarasını dağıttım ama gitti Erzurumlu!

-    İki Igla olmaz mı hiç, o kadar olağanüstü bir şey mi bu?

-    Abi Igla çok pahalı bir alet, alması kolay değil. Sonra bunun alet edevatı çok, mühimmatı ağır, taşıması kolay değil, bu da var. O yüzden genelde her time bir tane veriyorlar. Bir timde iki Igla görülmüş duyulmuş şey değil, bize denk geldi, şans işte! Arada olan bizim dadaşa oldu, az kalmıştı teskeresine…

* * *

Başçavuşun geçici komutasındaki tim, kabul edilebilir bir risk almıştı. Tüm talimnamelerde bir öncü keşif timine bir Igla veya muadili silah düştüğü yazılıydı. “Atılan mermiyi say, namlu ısı tespit cihazını aç, hedefi Rail Gun’cıya yükle, tek atış”. Her şey kitaba, kurala uygundu, ikinci Igla sürprizi hariç.

Süha’nın ilerideki Igla mevzisini dağıttığı anda, Erzurumlu da bomba atarıyla örtü ateşi açmak için açığa çıkmıştı. Öteki makineli tüfekçiyi bulmuştu. Igla’cıdan sonra ilerlemelerinin önündeki tek engel oydu. Arkasına saklandığı kayalıktan dışarı çıktığı anda vadide beklenmeyen bir “tak!” sesi daha yankılandı. Yere düşen Erzurumlu hayretten sonuna kadar açılmış gözleriyle kopan bacağından sarkan kemik, et ve kablo yığınına bakakaldı. Bu kadar çok kanı hiç görmemişti. Bacağı ve vücudunun geride kalan her zerresi acıdan haykırıyordu sanki, ama Erzurumlu çığlık atmaya fırsat bulamadı. Önce beli, sonra göğsü ve kolları, daha sonra da tüm vücudu uyuştu. Haykırmak için kalan son birkaç saniyelik fırsatını bu sırada kullandı.

-    Anam! Anam! Anam!

M-81’den sonra ilk kez başka bir ses vadide bu kadar korkunç bir şekilde yankılanıyordu. Ne Igla, ne PKM ne de diğerleri. Çığlık timin iç kaskında, dış kaskında, vadinin içinde, dışında, pusucuların kulaklarında, ulaşabildiği her yerde yankılandı. Binlerce mermi gibi, delip geçti, bir daha deldi, bir daha, bir daha..

-    Anam! Anam! Anam! Anam!

Yavaş yavaş zayıfladı çığlıklar, sonra duyulmaz oldu. Erzurumlu gitmişti, ama memleketine değil…

* * *

-    Vurdular bizim Dadaş’ı, benim şafak attı. Çatışmada ilk korkuyu, şoku atlatınca iyi kötü bir şekilde çatışıyorsun. Hani korkuyorsun, heyecanlanıyorsun ama aklın da işliyor az buçuk. Düşünebiliyorsun yani. “Şuraya gideyim, şuraya saklanayım, şuradan ateş edebilirler” falan türü şeyler. Bir şekilde soğukkanlı olabiliyorsun. Ama sevdiğin, koruduğun, seni koruyan devrene bir şey olursa, böyle şafağını attırabilecek bir şey olursa kayış kopuyor işte. O zaman kontrolünü yitiriyorsun, ucunda ölüm olsa bile düşünmüyorsun, gözün körleşiyor. Ben bizim devrenin vuruluşunu, bacağının kopuşunu gördüm, bağırışını duydum, nevrim döndü. “Ulan şerefsizler” dedim, “aha ben de geliyorum, beni de vurun sıkıysa”. Fırladım kayanın ardından. Böyle diyorum ama ben böyle yaptığımı sonradan anımsadım, bana anlattılar, öyle hatırladım. Yoksa o anda ne söylediğimin, ne yaptığımın farkında değilim. “Dur, saklan” diyen başçavuşa bile ana avrat küfretmişim, haberim yok.

Ben kayanın arkasından fırladım abi, çapraz koşuyla ileriye gidiyorum. O sırada benim az önce vurduğum Igla’cıya yakın ikinci bir mağara gördüm. Benim reyilin şarjı bitti, salladım oraya bir tane, ama bir şey gördüğümden değil, sadece hiddetimden. Benim alet dağıttı mağarayı, bir de üstüne tepesinden aşağı kayalar düşmeye başladı. Çığ gibi. Tepeyi dümdüz ettik anlayacağın. Oradan kimsenin sağ çıkmasının mümkünatı yok, zaten orayı vurduktan sonra bir daha Igla’cının sesi soluğu çıkmadı. Biz baktık, herif gitti herhalde, çıktık ortaya. “Gelin ulan kahpeler, erkekseniz gelin!” diye bağırıyoruz. Ben önde başçavuşla Adanalı sağlı sollu arkamda, ateş ede ede yürüyoruz. Vadinin ilerisindeki pusucuları tespit ettik, iki tarafta yamaçların tepelerine tünemişler. Gördüğümüzü haklıyoruz. Sıhhiyeci astek de Üsteğmen’in yanında, arkadan bizi koruyor.

-    Vay, Süha’ma bak be! Kahramanlar gibi en önde vuruşmuş, helal koçuma!

-    Herhalde oğlum, olacak o kadar!

* * *

İkinci Igla’cının saf dışı bırakılmasından sonra Süha, Adanalı ve başçavuş mevzilerinden çıktılar. Talimnamelerdeki “kuşatma yarma ve ilerleme” yönergesine uygun biçimde Rail Gun’cı öne, onu koruyan iki asker sağ ve sol arka çaprazında orta hız kademesinde yürümeye başladılar. Bir yandan da sırayla ateş ediyorlar, M-81’in şarjı dolarken öndekini koruyorlardı. Şimdiye kadar ihmal ettikleri yönergeleri doğru biçimde uygulamaya başlamışlardı.

* * *

-    Biz yürüyoruz, sağlı sollu.. Yürürken bir yandan da gördüğümüzü indiriyoruz. Herifler iyi pusu atmışlar, vadi yamacında iki tarafta sağlı sollu aralıklarla dizilmişler. Karşı ateş açıyorlar ama keleşler pek dokunmuyor. Arada el bombası, tüfek bombası atıyorlar, ama o da en fazla yerlerini belli etmeye yarıyor. Ya ben reyille indiriyorum ya da bizim başçavuş gatlingle dağıtıyor. Böyle böyle yüz metre falan yürüdük, karşı ateş zayıfladı. Yamaçlardan tek tük inlemeler falan geliyor. Epey moral bozucu olsa gerek onlar için, Erzurumlunun çığlıkları bizim de morali bozduydu zira.

Bu arada yürürken bir şey gözümü aldı. O benim darma duman ettiğim mağara vardı ya, ilk Igla’cının berisindeki. O taraftan bir şey parladı böyle, ayna gibi, saat gibi. Ben gayri ihtiyari o tarafa tam şarjla boşalttım reyili. O kadar ki geri tepmeden beş adım geri gittim, o derece. Normalde roketatar bile atsan geri tepmeyi hissetmiyorsun egzolarla, öyle anlatayım. Ben şimdi gördüm bu parıltıyı, asıldım tetiğe, bir gümbürdedi alet. Vurduğu yerden kocaman kayaları havaya fırlattı. Sonradan başçavuş anlattı, kamerasından havaya fırlayan yarısı parçalanmış bir adam görmüş.

-    Hadi ya? Oha?!

-    Meğerse ikinci Igla’cıymış vurduğum. İlk vurduğumda ölmemiş herhal, ikincisinde tam bize ateş edecekken ben, şans artık, dağıtmışım herifi.

* * *

Vadi tabanındaki açıklıkta ateş ede ede ilerleyen tim, kendilerini bekleyen tehlikeden habersizdi, çünkü o tehlikeyi az önce gösterişli ve gürültülü bir biçimde bertaraf ettiklerini sanıyorlardı. Devasa bir merdiveni andıran kayalık tepenin, zirve noktasından bir alttaki basamağına mevzilenmiş Igla nişancısı, timden gelen yakıcı Rail Gun atışının sebep olduğu kayalık çığından, kırık bacaklarla kurtulmuştu. Üzerine yığılan çakılların arasından kendini ve tüfeğini büyük bir çabayla kurtardı. Çok acı çekiyordu, kan revan içinde kalmış ellerini üzerinde sürünmek bu acıyı daha da artırıyordu. Seslere bakılırsa arkadaşlarının sayısı epey azalmıştı, PKM’cilerin ikisi de ölmüş olmalıydı. Diğer Igla’cı da gitmişti. Dürbünü 5X’e getirdi; Power Armor’lu üç asker vadide ateş ede ede yürüyordu. En önde Rail Gun’cı vardı, önce onu avlamalıydı. Namluya mermi sürdü, laser pointer’ı açtı ve ısınması için bir süre bekledi. Laser’i en öndeki askere kilitledi ve atış kontrol bilgisayarının uygun yön talimatlarını hesaplamasını bekledi. Hedefi vurması için gerekli düzeltmeleri yaptı. Ancak bu sırada, tüfeği uygun pozisyona getirmek için oynattığı kolu, ona pahalıya mal olacaktı..

Igla nişancısı, çok temel bir kuralı en baştan ihlal etmiş, saatini sol koluna takmış ve gömleğinin kolunu sıyırmıştı. Temmuzun o insanı canından bezdiren sıcağında, gömleğin kolunun kıvrılması mazur görülebilirdi, ancak güneş ışığını yansıtma ihtimali olan bir nesnenin saklanmaması asla.

Her şey üç saniye içerisinde olup bitti. Bir denklem gibi, bir makine gibi, neden – sonuç ilişkisi gibi. Igla nişancısı kolunu oynattı, saati anlık, belki saliselik bir zaman dilimi içinde güneş ışığını Süha’nın gözüne yansıttı, Süha neredeyse bilinç üstü denilebilecek bir farkındalıkla, bu yansıyan ışığın düşmana ait olabileceğini ve bertaraf edilmesi gerektiğini hissetti, ışığa doğru yöneldi, o minik parıltıyı hedef çizgisinin ortasına getirdi, nişan hattını sıfırladı ve tetiğe bastı.

Her şey üç saniye içinde olup bitti.

M-81, o gün için son kez gürledi, çok korkunç gürledi ve tanrıların lanetini o dağa taşırcasına gürledi.

Süha bir kere daha Truva Destanı’nı ve tanrıların savaşa müdahalesini hatırladı.

* * *

Masadaki son büyük rakının son yudumu, Süha’nın kuruyan dudaklarını ıslattı. Biraları da bitmişti, sigaraları da. Mezelerden de iki dilim (artık iyice kararmış) ayva ve ince bir tabaka yoğurt kalmıştı. Masadaki sessizlik az sonra sofra arkadaşlarından birinin sigarasızlıklarını hatırlaması ve saatin geç olduğunu söylemesi ile bozulacaktı. Ancak o anda masadaki beş arkadaş tamamen az önce tasvir edilen çatışmanın etkisindeydi. Süha hatırlamanın, diğerleri dinlemenin ağırlığı altında eziliyordu. Kendini ilk toparlayan Metin oldu:

-    E, abi sonra ne oldu?

-    Karakola haber verdik durumu. “Bir şehidimiz, bir de yaralımız var. Öncü tim bertaraf edildi” diye. On dakika sonra iki tilt geldi. Vadiye indiler bizi almak için, ama nasıl indiler anlamadım. Daracık yer, aletler kocaman. Neyse biz bindik üçer üçer. Erzurumlu’nun naaşıyla başçavuş benim tiltte. İkimiz kaskları çıkardık, nasıl kötü olduk.

-    Doğan – 12, Çakır - 2. 26, 12

-    Çakır – 2, Doğan – 12. 123. Konumunuzu yükleyin.

-    Pozisyon gönderildi. Aktivasyon kodu 1 – 7 – 9. Bir şehidimiz, bir de yaralımız var.

-    Tamam sizi görüyorum. Vadiye batı tarafından geleceğim, sinyal gönderin.

-    Tamam Doğan – 12, iniş sinyalini yayınlamaya başladım.

* * *

İki Muharebe Arama Kurtarma Tilt Jet’i, arka arkaya sert birer dönüşle vadinin içine daldı. Ejdeha Gor’u Kuzeybatı – Güneydoğu doğrultusunda kesen Mirdin vadisinin içine girip yüksek süratle çatışma bölgesine vardılar. Yerdeki tim tarafından gönderilen seyrüsefer sinyalleri iyice kuvvetlenince muhtemel yer ateşine karşı savunma moduna geçtiler. Tilt’ler yere yaklaştıkça motorlarının rüzgarı yerde tozu dumana kattı. Sarkıtılan vinçleri yakalayan tim elemanları önce şehit Erzurumlu’yu gönderdiler yukarı. Daha sonra başçavuş, elinde Erzurumlu’nun bacağının organik – elektromekanik kalıntılarıyla birlikte yukarı çıktı. Onu Süha takip etti ve ilk Tilt Jet geldiği gibi büyük bir süratle vadiden yukarı çıktı.

Süha Tilt Jet’in içindeki manzaraya tanık olmamak için küçük oval pencereden dışarıya, uzaktaki dağlara baktı. Belli belirsiz pus, dağ yamaçlarındaki  yeşil bitki örtüsünü gri renge dönüştürmüştü sanki. Dağları izlemesi Süha için bir açıdan şanstı. Aksi takdirde, kafasını çevirip içeriye baksa, Başçavuşun Erzurumlu’nun kopuk bacağına sarılıp hüngür hüngür ağladığını, yüzünün kan, kamuflaj boyası ve gözyaşının garip (ve bir şekilde romantik) karışımına bulandığını görecekti…

* * *

Süha’nın dalıp gittiğini ve gözlerinin buğulandığını gören Erman, ortama çökmeye başlayan kasvetli havayı biraz olsun dağıtabilmek için devreye girdi:

-    E abi, görüştün mü Seçil’le? Seni sordurmuş Derya’ya, özlemiştir kızcağız seni!

-    Yok, sildim onu defterden ben. Ne aradı ne sordu, ne bir şey yazdı.

-    Olsun be oğlum, bir görüş istersen. Bence kızın sende gönlü var.

-    Bilmiyorum, belki olabilir. Hele askerlik bir bitsin.

-    Sahi ne kadar kaldı şafağa?

-    Sekiz ay bitti işte, kaldı dört yüz seksen gün.

Bitmiş içkilere, bitmiş mezelere ve bitmiş sigaralara rağmen, sofra arkadaşlarının muhabbeti sabahın ilk ışıklarına kadar sürdü. Lise günlerini, eski aşklarını, ligi, çalışmak istedikleri işleri konuştular. Sanki hepsi de bir şekilde, bir daha böyle bir sofrada buluşamayacaklarını biliyorlardı; kimse, bir sigara için bile olsa, o sofrayı terk etmek istememişti çünkü.



* * *     SON     * * *

3 yorum:

Yavuzhan dedi ki...

Gerçekten tebrik ediyorum. Çok iyi harmanlamışsın. Asker davranışlarını yeni teknolojiye uyumlama biçimi çok başarılı olmuş. Alışkanlıklar tasarlamış geleneksel, tipip durumlarla beraber güzel bir gerçekçilik yaratmışsın.

specialforce54 dedi ki...

Arda!yeni okudum,gerçekten etkileyici bir derleme olmuş.Hani diyorum bundan iyi bir senaryo çıkar ama bizim sinema sektörü bunu filme zor dönüştürür.Bence sen bunun devamı niteliğinde bir kitap yazmalısın.Eminim çok tutan okunan bir kitap olur.Metal Fırtına bile rekor kırdı ki bu tarz bir hikaye ile bence kesinlikle ödül alırsın.

Tekrar tebrikler...

AVCI

Adsız dedi ki...

Ben de yeni okudum bu hikayeyi. Edge of Tomorrow'dan daha iyi buldum. Orada insan yoktu, Vietnam karikatürü üç beş adamla olmuyor o iş. Senin hikayede eksik olan sa ''kız''.

Şakasını yapmıyorum bu eleştirim ciddi.