22 Ocak 2009 Perşembe

Bir Firkateyn... Bir Firkateyne Krallığım...

Düzenli olarak takip ettiğim internet günlüklerinden biri olan Information Dissemination’da yer alan “Was That a Rhetorical Question Admiral?” (“Bu, cevabını beklemediğiniz bir soru muydu Amiral?”) başlıklı yazı, uzun süredir kafamın içinde birbirinden bağımsız parçalar halinde dolanan düşünceleri bir araya getirmeye çalışmak için bana ilham verdi.

Günlüğün sahibi Galrahn yazısında, Oramiral Barry McCullough’un Navy Times, Aviation Week ve Government Executive dergilerine verdiği mülakatlar üzerinden ABD Deniz Kuvvetleri’nin (USN) güncel projeleri ve tedarik politikalarına yönelik eleştirilerini sıralıyor. Aslında Galrahn’ın uzun süredir dile getirdiği ve özellikle LCS hakkında olanlarına sonuna kadar katıldığım eleştirileri ayrı bir yazı konusu olabilecek kadar kapsamlı.

Ancak benim dikkatimi çeken, aşağıdaki cümleler oldu:


... Airpower and submarines will determine who establishes command of the sea in the next major war between any two major powers, so the surface navy should embrace its role as the global guardian of the sea in peacetime, and ships should be designed accordingly. That means 86 the battleship, we can accept far fewer than 86 top of the line battleships to protect our high value units and maintain our high end capability, and by accepting fewer than 86 we can begin building a true fleet of smaller "frigates/cruisers" in numbers to address the combatant commanders requirements for presence...
Türkçe’si aşağı yukarı şu şekilde:

“ Büyük güçler arasındaki bir sonraki büyük savaşta hava gücü ve denizaltılar, denizlere kimin hükmedeceği hususunda belirleyici rol oynayacaklardır. Dolayısıyla suüstü muharebe gücü, barış zamanında denizlerin bekçiliği görevini üstlenmeli; savaş gemileri buna göre tasarlanmalıdır. Bu, 86 büyük parça savaş gemisinden daha azı ile yüksek değere sahip unsurlarımızı koruyabileceğimiz; daha küçük firkateyn/kruvazör’lerden oluşan bir donanma inşa etmeye başlayarak, komutanların ihtiyaçlarına cevap verebileceğimizdir”.
Bu fikrin ana hatları şu şekilde yorumlanabilir:

1. Denizlere hakimiyet iki boyutludur: Savaş zamanı ve barış zamanı.

Terörizm, kaçakçılık ve korsanlık gibi yeni tehdit unsurları ile, Soğuk Savaş sonrası değişen uluslararası ilişkiler ağı; kanımca “Savaş Zamanı” ve “Barış Zamanı” kavramlarını da kendi içlerinde karmaşık hale getirdi. Bir deniz gücünün savaş zamanı karşılaşacağı tehditler iki ana alt gruba ayrılabilir: Eşit bir güce karşı yürütülen mücadele (askeri güçleri yaklaşık eşit seviyelerdeki iki ülkenin sıcak savaşı) ile asimetrik mücadele. Asimetrik mücadelede, bir devlet ile devlet dışı örgüt ya da grupların (terörizm, korsanlık vb) karşılaşması öncelikli olarak ele alınabilir. Ancak kanımca bu kategori büyük bir devlet ile deniz gücü kapasitesi kısıtlı küçük bir devletin çatışmasını da içerecek şekilde genişletilebilir (Örnek: 2008 Kafkasya Savaşı sırasındaki deniz çatışmaları)

Barış Zamanı deniz tehditleri, savaş zamanı ile kesişim kümesine sahiptir: Terörizm, kaçakçılık ve korsanlık. Bunlara ilaveten doğal afet sonrası yardım ve kurtarma harekâtları, barışı koruma ve tesis etme harekâtları, çokuluslu tatbikatlar, bayrak gösterme amaçlı manevra ve ziyaretler, arama ve kurtarma harekâtları (buna ilişkin en son dramatik örnek Avustralya Deniz Kuvvetleri’nin kısa süre önce gerçekleştirdiğidir: Bir kazazedeyi kurtarmak için bir firkateyn ve bir ikmal gemisi görevlendirilmiştir – Son derece etkili ve caydırıcılığı yüksek bir harekât olmuştur) sıralanabilir.

2. Hava gücü ve denizaltılar geniş kapsamlı bir sıcak savaşta denizlerin hakimiyetinin hangi tarafta olacağı konusunda belirleyici olacaklardır:

Hava gücünün denizdeki varlığı yakın döneme kadar deniz karakol ve taktik taarruz uçakları ile Denizaltı Savunma Harbi (DSH) maksatlı helikopterlerle sınırlıydı. Gelişen teknoloji ve “müştereklik”, sınırları belirsizleştirdi, sahaya yeni oyuncular sürdü: Silahlı ve silahsız, döner ve sabit kanatlı insansız hava araçları, uydular, veri aktarım sistemleri, uzun menzilli hassas güdümlü tahrikli ve tahriksiz mühimmat ve sair kavram, boyutu, tonajı ve görevi ne olursa olsun gemilere yönelmiş hava tehdidini Soğuk Savaş dönemiyle kıyaslanamayacak ölçüde karmaşık ve çok boyutlu hale getirdi.

Denizaltılar ise “U Boot” filmindeki atalarından çok çok uzaktalar artık... Zavallı hedefin yakınlarına sessizce süzülüp torpidoyu sallayıp dua etmekten ibaret değil görevleri. Artık çok çeşitli komuta kontrol ve haberleşme sistemleri kullanıyorlar, uzun menzilli silahlara sahipler, çok daha sessizler, çok daha uzakları “duyabiliyorlar”. Deniz ticaret hacmi git gide artıyor, bırakın bir savaş gemisini, bir kuru yük gemisinin kaybı bile onulmaz yaralar açabiliyor. Haftada bir bir Liberty’nin denize indiği dönemler çok geride kaldı.

Füze ve bombalar daha ölümcül artık, çok daha akıllı ve hassaslar. Ve daha da korkuncu: Gitgide ucuzluyorlar!

Öte yandan savaş gemileri gitgide daha karmaşıklaşıyor, daha uzağı, daha çok şeyi görmeleri isteniyor; daha fazla unsurlar aynı anda konuşabilmeleri isteniyor; daha fazla anten, daha fazla radar, daha fazla almaç, daha fazla cihaz taşıyorlar. Daha büyük hedef haline geliyorlar. Daha fazla denizde kalmaları, daha uzun menzile gidebilmeleri, yetmezmiş gibi gerektiğinde çok sayıda deniz piyadesini ya da deniz komandosunu ya da daha da beteri kazazedeyi ya da mülteciyi taşıyabilmeleri, besleyebilmeleri isteniyor. Köprüüstleri anten ve radar ormanına dönüşüyor.

Ve bu gemilerin savaşın dışına itilmeleri için koşullara göre bir tanksavar füzesi ya da ucuz bir radar güdümlü füze isabeti bile yeterli olabiliyor. Savaş gemilerini safdışı bırakmak için ille de batırmak gerekmiyor: Köprüüstüne hatta ve hatta 2006’da İsrail’in Sa’ar 5 sınıfı korveti Hanit’te olduğu gibi kıç tarafına bir isabet bile yeterli olabiliyor. Batması ya da daha sonra tamir edilerek göreve dönmesi çok önemlideğil: Vurulduğu andan itibaren satranç tahtasının dışına çıkması kâfi.

3. Suüstü muharebe gücünün esas etkinliği barış zamanı görevlerinde ortaya çıkmaktadır:

Büyük devletler arasında topyekün sıcak savaş olasılıkları gittikçe düşmekte: Bu, küreselleşmenin dolaylı bir sonucu aslında. Çıkar ilişkileri çok daha karmaşık, kutuplar belirli değil, her ne kadar Atlantik ve Avrasya arasında derin ayrımlar olsa da. Çokuluslu şirketler bazı ülkelerden daha güçlü ekonomik güce sahip olabiliyorlar, BlackWater gibi “sivil müteahhit”ler denkleme dahil olmaktalar ve daha da derinlere inecekler gibi görünüyor, ordular eğitim ve lojistik başta olmak üzere pek çok hizmeti ticari şirketlerden satın almaya başladılar (bkz: Private Financed Initiative); terörizm, kaçakçılık, yerel ve sınırlı ölçekli çatışmalar, mikromilliyetçilik, barışı koruma ve kurtarma, artan kentleşme dolayısıyla doğal afetlerin sivil nüfus üzerindeki yıkıcı ve öldürücü etkilerinin daha da artması.... gibi hususlar savunma ve güvenlik ihtiyaçlarını dramatik şekilde değiştirmekte. Bir savaş gemisinin denize inişinden emekliye ayrılana kadar katıldığı belli başlı büyük ölçekli harekâtların, barışı koruma ya da afet yardımı ulaştırma görevleri ile sınırlı kalması ihtimali artık çok daha yüksek: Soğuk Savaş döneminde böyle değildi, zira ortada çok ciddi bir Dünya Savaşı ve çok sayıda orta ölçekli savaş olasılığı bulunmaktaydı.

Öte yandan barış zamanı tehdit kaynaklarının bu denli geniş bir yelpazeye yayılması, donanmaların sırtına savaş zamanı görevler kadar ağır yük bindirmekte, burası kesin.

4. Modern donanmaların tedarik projelerinde firkateynlere yönelinmelidir:

İşte silistrenin “zırt” dediği yer burası! Galrahn’ın dile getirdiği ve benim de mensubu olduğum bu düşünce akımı, firkateyn ve korvet sınıfı, nispeten hafif ve küçük, ancak öncellerinden daha uzun süre denizde kalabilen ve daha uzun süre daha fazla personeli idame edebilen, sürât ve manevra kabiliyetlerinin yanı sıra denizcilik özellikleri (seakeeping) açısından ileri seviyede, astronomik fiyat etiketlerine sahip olmayan gemileri savunmaktadır.

Aynı “Anayurt Güvenliği” (Homeland Security) ya da Ağ Merkezli Muharebe (Network Centric Warfare) saçmalıkları gibi eski köye yeni adet getirmekten başka bir şey vaat etmeyen Kıyı Suları Muharebeleri (Littoral Warfare) kavramı, allı pullu terimlerle makyajlanmış, üzerine 11 Eylül fondöteni sürülmüş kocaman bir palavradır. Sorarım Eilat hangi sularda batırıldı? Arap – İsrail Deniz Savaşları hangi okyanusta (!) cereyan etti? 1982 Falkland Deniz Muharebeleri Atlas Okyanusu’nun ortasında mı, Falkland Adaları’nın kıyılarında mı gerçekleşti? İran – Irak Savaşı’ndaki Tanker Savaşları’nda Irak Mirage F1’leri Exocet’leri Pasifik Okyanusu’nda mı salladı? 1991 Körfez Savaşı’nda Irak hücumbotları hangi kıyıların açıklarında batırıldı? Irak 2003 Körfez Savaşı öncesi Hint Okyanusu’na mı mayın döşemeye kalktı? Kardak Adacıkları çevresinde iki komşu ülke donanmasını kaç metrekareye sığdırdı? 1915 Destanı bir okyanusun dibinde mi, Çanakkale Boğazı sularında mı yazılmıştır?

1945 – 1992 arası dönemde bir 3. Dünya Savaşı çıkmış olsaydı Atlas Okyanusu çelik yığınları ile dolacak, her türlü uçan ve yüzen makina bu soğuk ve derin ve karanlık ve acımasız sularda birbirini parçalayacaktı. Ancak 3. Dünya Savaşı asla patlak vermeyecek bir savaştı ve onun dışındaki tüm soğuk ve sıcak savaşlar okyanuslardan uzakta, karalara yakınlarda savaşıldı, kıyı suları her zaman tehlikeliydi, hatta bir açıdan bakılırsa kıyı suları muharebeleri eskiden daha yakıcıydı.

Çünkü eskiden ülkeler savaşırdı, ülkelerin muhripleri ve firkateynleri ve hücumbotları savaşırdı. Şimdi çatışmalar daha asimetrik: Destroyere bodoslama dalıyor Jet Ski’ler, firkatenyler korsan Zodiac’larını kovalıyor, Gidiyor Slava sınıfı kruvazör, limandaki Sahil Güvenlik botuna füze sallıyor, ve dahi ne tür absürdlükler.

Sanki bir çocuk oyuncak dükkanında yüzlerce çeşit gemi ve bot oyuncağı bulmuş, rastgele birbirleriyle savaştırıyor. O denli bir saçmalık söz konusu. Oyunu bitince hepsini aynı sepete koyacak annesi ama o zamana kadar her türlü kombinasyonu deneyecek yumurcak.

Tehdit, niteliğinde değişiklikler olmakla birlikte, yeni değil. Sürpriz değil. Beklenmedik hiç değil.

USS Vincennes’i bilir misiniz? İran yolcu uçağını düşüren Vincennes’i? Neden oldu o olay? Çünkü Vincennes o sırada silahlı İran motorbotları ile uğraşıyordu. Koskoca AEGIS kruvazörü küçücük derme çatma Doçkalı, RPG’li botlarla cebelleşiyordu. Ne kadar acınası bir Davud – Golyat sahnesi! Sene 1980’ler... Bu satırların yazarı henüz ilkokulda, Evren Paşa cumhurbaşkanı, bırakın özel kanallar açılmamış, gökdelenlere uçaklar dalmamış.

Velhasıl, boyutları ne olursa olsun kıyı suları öteden beri en berbat görev alanlarıydı savaş gemilerinin. “11 Eylül sonrası uluslararası konjonktür”den bahsetmek de pek faydalı olmuyor, C4ISR, NCW falan hiç hem de.

Sonuç olarak,

Halihazırda devam eden pek çok firkateyn / destroyer projesinin, önümüzdeki onyılda olgunlaşacak modern savaş gemisi tasarım felsefesinin ön adımları olduğunu düşünüyorum. Halen firkateyn ve destroyerler arasındaki sınır belirsizleşmiş durumdadır. İşin içine Hava Savunma Harbi ve Komuta & Kontrol görevleri girince adı firkateyn olan gemiler adamakıllı destroyer görünümü kazanmaktadırlar. Üstüne bir de kullanıcı ülkenin deniz ilgi ve menfaatlerinin mesafesinin uzun olması da eklenince tonajlar bayağı bayağı şişmektedir. Ancak ben bunun geçici bir trend olduğunu, yakın gelecekte firkateyn ve korvet tasarımlarının yere daha sağlam basar hale geleceğini düşünüyorum.

Korvet ve firkateynler için yeni bir dönemin yaklaştığına inanıyorum.

2 yorum:

Adsız dedi ki...

makaleni beğendim arda. özellikle teknolojinin su üstü platformları gittikçe karmaşık, yapımı zor ve pahalı hale getiriken, anti gemi füzelerini daha isabeti, kolay ulaşılabilir ve ucuz yapması dikkat çekici.

A. Sinan Tuzun dedi ki...

Herzamanki "Arda Mevlutoglu Kalitesinde" zevkle okunan ve cok bilgilendirici bir yazi olmus. Ellerine saglik sevgili Arda.
Yanliz ufak bir duzeltme yapayim; Libertyler haftada bir tane degil nerdeyse gunde 2 tane uretildiler ;)