26 Şubat 2016 Cuma

Yolun Sonuna Doğru

Sisyphos
Eser: John Newton
Tanrılar Sisifus'u bir kayayı durmamacasına bir dağın tepesine kadar yuvarlayıp çıkarmaya mahkûm etmişlerdi; Sisifus kayayı tepeye kadar getirecek, kaya tepeye gelince kendi ağırlığıyla yeniden aşağı düşecekti hep...

Tanrılar, yararsız ve umutsuz çabadan daha korkunç bir ceza olmadığını düşünmüşlerdi... [1]

Yanlış kaya ile yanlış dağa tırmanmak, Sisifus'unkinden daha da korkunç bir ceza olsa gerek...

Yenilikçi bir ürün, hizmet ya da sürecin kullanıma girmesi için belli aşamalardan geçmesi gerekir. Bir fikrin kullanılabilir, katma değer yaratır bir ürüne dönüşmesi, ancak bir süreç ile mümkün olur. Bunun da iki farklı yolu vardır: [2]

i. Doğrusal
ii. Bileşik

Doğrusal süreç de kendi içinde ikiye ayrılır:  [3]

ia. Teknolojinin itici güç olduğu doğrusal süreç
ib. Piyasanın / kullanıcının çekici güç olduğu doğrusal süreç.

Kısaca açmak gerekirse, teknolojinin itici güç olduğu süreçte,

Temel bilimler > tasarım ve mühendislik > üretim > pazarlama > satış istikameti izlenirken, piyasanın veya kullanıcının tetiklediği süreçte ise,

İhtiyaçlar > geliştirme > üretim > satış istikameti takip edilir. Kullanıcı bir talepte bulunur ve endüstri, bu talebi karşılamak için bir ürün geliştirmeye çalışır.

Bileşik süreçte ise bilim, teknoloji ve piyasa / kullanıcı, geliştirme sürecinin tüm aşamalarında (araştırma ve geliştirme, prototip, üretim, pazarlama ve satış gibi) çeşitli kanal ve araçlar ile kesintisiz iletişim halindedir.

Doğrusal süreç, tamamen mekaniktir. Bu modele göre araştırma ve geliştirme faaliyetlerinin yenilikçi ürüne dönüşmesi kesindir. Süreçteki her bir çıktı, bir sonraki aşamanın girdisidir. Dahası, geliştirme faaliyetlerinde teknoloji dışı etkenlerin (sosyal, kültürel, siyasi ve ekonomik) etkileri hesaba katılmaz. Ayrıca temel bilimlerdeki çalışmalar ve ArGe faaliyetlerinin, ürüne dönüşmesi kesindir.

Ancak gerçek hayatta öyle değildir. Temel bilimlere, insan kaynaklarına ve ArGe faaliyetlerine ayrılan kaynaklar, her zaman ürüne dönüşmeyebilir. Ürüne dönüşseler bile bu ürünler, ekonomik, ticari ya da teknolojik olarak bir anlam ifade etmeyebilir. Bu, yapılan söz konusu yatırımların boşuna olduğu anlamına kesinlikle gelmez. Ancak bilim ve teknoloji "ekosisteminin" ürün ve hizmet olarak çıktı üretebilmesinin, sadece nitelikli işgücü ve tesis varlığına bağlı olmadığını vurgular.

Bu nedenle "Silikon Vadisi" sadece ABD'de bulunmaktadır. Bu nedenle her yıl Türkiye'de kurum, kuruluş ve yetkililer "Silikon Vadisi" kurmaya heveslenir ama bir türlü başaramaz. [4]

Doğrusal süreçler, neoklasik iktisatçı anlayışın ürünleridir. Bu çerçevede, talebi karşılamak için gerekli ArGe yatırımı ve destek / teşvik mekanizmalarını kurmak yeterlidir. Yeteri kadar zaman, yatırım ve uygun politika ile temel bilimlerden ürüne doğru giden aşamaları kat etmek mümkündür.

Neoklasik yaklaşım, ArGe ile başlayan sürecin mutlaka yenilikçi ürüne (ya da inovasyona) dönüşeceğini kabul eder. Bu nedenle de ürünü / çıktıları ortaya çıkartacak çalışmaları artırmak ve desteklemek için teşvik mekanizmalarını kullanır (vergi avantajları, teşvik ödemeleri vb). Temel kurgu, bu destek politikaları ile beslenen ArGe çalışmalarının, eninde sonunda inovasyona dönüşeceğidir. Çünkü bu yaklaşım, teknolojideki gelişmelerden ve oluşturulan bilgi havuzundan, sanayi ve bilim dünyasındaki tüm paydaşların aynı anda ve aynı payda faydalanacağını kabul ve farzeder.

Ancak gerçek dünyada bu, her zaman böyle değildir:

i. Kullanıcının talebi ile başlayan sürecin ürüne dönüşeceğinin garantisi yoktur.
ii. Süreç, ürün ile sonuçlansa dahi ürün, ekonomik olarak sürdürülebilir olmaktan uzak olabilir
iii. Ürünün ortaya çıkmasına kadar geçecek süre içinde teknolojide yaşanacak gelişmeler, onu anlamsız ya da faydasız kılabilir.
iv. ArGe destek ve teşviklerinin farklı şirketlerde ya da farklı kümelenmelerde yaratacağı tesir farklı olabilir.
v. Bilginin teknolojiye ve ürüne dönüşmesi, ortam şartları, kültürel çevre, insan kaynaklarının niteliği, ticari ve hukuki yapı gibi pek çok farklı etkene bağlıdır. Dolayısıyla yüksek lisans ve doktora mezunu çok sayıda mühendis ve bilim adamını bir binaya kapatıp mali destek sağlamak, o binadan bir ürün ya da teknoloji çıkmasına yetmeyebilir.
vi. Ürünün ortaya çıkması için gerekli olan teknolojilerin edinimi veya geliştirilmesi gerekebilir.

Bu gibi nedenlerden dolayı piyasanın talebi ile tetiklenen tedarik / geliştirme süreçlerinin başarılı bir şekilde çıktı üretmesi her zaman mümkün olamaz. En iyi olasılıkla çok uzun zaman ve/veya çok yüksek maliyetler söz konusudur.

Ek olarak, sürecin planlanmasında ve icrasında bilimsel veri ve öngörülere dayanmayan, popülist söylemler içeren bir kurgu ile hareket edilirse -bilimkurgu derecesine varan performans hedefleri ya da yüzde hesabı cinsinden başarım kıstasları gibi- izlenen politikanın ölçülmesi ve takip edilmesi imkansızlaşır. Buna, mevcut kabiliyet ve kapasitelerin en iyi olasılıkla abartılması da eklenirse, geliştirme sürecinin bir yerden sonra tıkanması kaçınılmaz olacaktır.

Ticaret, ArGe ve üretimin küreselleşmesi ile birlikte, dünya çapında bir ağa dönüşen üretim ilişkileri, bu kapsamda değerlendirildiğinde, doğrusal geliştirme ve üretim süreçlerinin takip edilmesini daha da zorlaştırmaktadır. Teknoloji baş döndürücü bir hızla gelişmektedir: Kullanıcının ihtiyaçları ve piyasanın koşulları hızla değişebilmektedir. Bu durumda, kullanıcının, akademinin ve sanayinin devamlı etkin ve sağlıklı bir iletişim içinde olması gerekmektedir. Aksi takdirde, kullanıcının ihtiyacının teminine kadar geçecek süreçte,

i. İhtiyacın güncelliğini kaybetmesi
ii. Ortaya çıkacak ürünün ekonomik ve/veya teknolojik olarak rekabetçilikten uzak olması
iii. Daha da kötüsü, eksik veya sakat bilim ve teknoloji politikaları nedeniyle ortaya bir ürünün dahi çıkamaması

gibi sonuçlarla karşılaşılabilir.

Bu durumda, ArGe ve tedarik süreçlerinin, birbirlerine zarar vermeyecek şekilde planlanması ve ihtiyaç temininin buna göre kurgulanmış olması gerekecektir. Böyle bir kurgu, herşeyden önce sağlıklı bir iletişim ve eşgüdüm mekanizması, ardından da bilimsel ve nesnel bir sanayi politikası geliştirebilme iradesi gerektirecektir.

Aksi takdirde sistem çökecek, çökerken de nice emekleri, zaman ve parayı da yok yere yutmuş olacaktır.


Notlar

[1]: http://blog.milliyet.com.tr/mitolojide-sisyphus-un-sisifos--hik-yesi/Blog/?BlogNo=273523
[2]: "Linear Model of Innovation": https://en.wikipedia.org/wiki/Linear_model_of_innovation
[3]: "THE LINEAR MODEL OF TECHNOLOGICAL INNOVATION: BACKGROUND AND TAXONOMY": https://www.ischool.utexas.edu/~darius/04-Linear%20Model.pdf
[4]: Son beş yılda Türkiye'de Silikon Vadisi kurulma planlarına dair çıkan haberlerden bazıları:
2011: Silikon Vadisi nereye kurulacak?
2012: Silikon vadisi TÜGİAD’ın girişimiyle kurulacak
2013: Silikon Vadisi'nin yeri belli oldu
2014: Türkiye'ye silikon vadisi!
2015: Türkiye’nin Silikon Vadisi Seneye Hayat Bulacak




6 yorum:

Adsız dedi ki...

Genelde memleketimizde bir kurum ya da bir merkez olusturmanin en onemli adimi insaattir. Anadolu nun her yerine yayilmis kulturle cok da alakasi olmayan saraylar, ziyaret edilmeyen muzeler, bilgi uretilmeyen, memur istihdamina, torpille yerlestirmek uzere kadro acilmasina yarayan universiteler... Bildigimiz manzaralar. Cok az insan ulkemizde gercekten bilginin dogrunun pesinde kosuyor. Toplumca Biat, itaat, rant odullendiriliyor. Ozgun olan bastiriliyor. Bunun kokeni de kulturel. Kulturun kaynagi da temel olarak din. Hristiyanlarin yarattigi medeniyetinin ustunlugunu hala kabul edemiyoruz. Gercek bir zihin degisimi yasamadan boyle gostermelik seylerle mis gibi yaparak birbirimizi kandiriyoruz.

Adsız dedi ki...

Bence su an Turkiye nin en onemli hedefi Suriyelesmemek olmali. Teknolojiden gectim.

Adsız dedi ki...

biattan söz ediyorsun ama bu sadece bize ait bir kavram değil. dünyanın her tarafında kurumsal şirketlerde yükselmenin tek yolu var;amirlerine itaat etmek. istersen sor, soruştur, araştır. bu ezikliği anlamış değilim. kendi kültürüne alabildiğince eleştirel, diğerine alabildiğince hayran...stockholm sendromu resmen...hani çuvaldızı kendimize batıralım da eleştiriler yapıcı olmalı. hiç bir ıslahat önerisi getirmeyip kuru kuruya eleştirmek, en azından bana göre değil...daha önce de yazdım burada, mutedil ve adil olmak lazım. yiğidi öldürsek de hakkını yemememiz lazım. sivriliklerin aşırılıkların kimseye faydası yok.

hristiyan medeniyetinin üstünlüğüne hangi kıstaslara bakarak karar vereceğiz? teknolojik/maddi üstünlüğe bakarak mı? evet bunu herkes kabul ediyor. maddi olarak onlar üstün. ABD ve Rusya'nın her ikisininde 5000 civarında nükleer başlığı var. yani Rusya'nın, Türkiye'nin köylerine kadar vuracak, ülkemizi birkaç yüzyıl yaşanmaz hale getirecek kadar nükleer silahı var. ama gücünüzün olması ahlakınızın olmasını gerektirmiyor. ve ötesi ahlakı olmayan bir güç ancak diğerlerine zulüm oluyor. ya da hergün bir yenisi çıkan cep telefonu vs alet edevata bakarak mı karar vereceğiz? peki son model bir cep telefonuna sahip olmak insanı ne kadar doğru sözlü veya ne kadar merhametli yapar? bunların arasında doğru veya ters herhangi bir orantı kurmak mümkün müdür?

peki bu maddi üstünlükleri, hristiyanlığın doğru ve hak olduğunun delili midir? ya da bu maddi güce iyi birer hristiyan oldukları için mi ulaşmışlardır? hadi öyle diyelim, bizim jöntürklerimiz ve sözde aydınlarımız 19. yy avrupasının debdebesi, şaşaası içerisinde hayran hayran bakınırken Nietzche, Engels ve Marks gibiler neden bu medeniyeti eleştiriyor ve çıkış yolu arıyorlardı? yoksa onlar avrupanın arka sokaklarını da gördükleri için mi? bizimkilerin kandığı ilüzyona kanmadıkları için mi?

açıkçası bu maddi güce dindarlıklarından ve haktan yana oluşlarından ziyade açgözlülükleri, diğerinin elindekine tamah etmeleri neticesinde ulaştıkları kanaatindeyim. tüm çabalarının, gayretlerinin temelinde bu var. Irak'ın işgalinde de G. Amerika medeniyetlerinin sonlandırılışında da ben bunu görüyorum.

ben müslümanım ve bu konuda ciddiyim. el-hak, maddi üstünlüklerini kabul ederim ama itikadi ve ahlaki üstünlüklerini reddederim. Allah teala, 'insana çalıştığının karşılığını vereceğini' vaad ediyor. bizde gerekli çalışmayı yaptığımız zaman bizimde maddi güce kavuşacağımız ve bunun nasılına dair kafa yormak gerektiği aşikarken 'aya gidemeyişimizi yobazlara, mürtecilere bağlamayı' ancak kolaycılık ya da 'kafa konforunu bozmama' rahatlığıyla te'vil edebiliyorum.

metin olmak lazım, fukuyama'nın aksine (ki kendisi de bu görüşünden döndü) tarihin sonu geldiğine inanmıyorum. çünkü iyi-kötü mücadelesinin kıyamete kadar devam edeceği kanaatindeyim. tarihte Roma'dan Osmanlı'ya, Çin'den G. Amerika'ya nice medeniyetler doğmuş ve ölmüş. ama ölümler ise yeni doğumlara gebe. yani bir bitiş değil hep bir deveran var. her varıldığında bitti zannedilen ama aslında varılan noktada yeni ufukların farkedildiği bir yol var. gidilecek bir menzil, sanki çıkılacak bir tepe var. ve tabii 2 cihan saadeti, bu tepeyi nasıl çıktığınızla bu yolu nasıl yürüdüğünüzle yakından alakalı.

hayır, tarih lineerden ziyade sinüsoidal ilerliyor. biri inerken diğeri çıkıyor. ve evet inşaAllah gidilecek en dip noktayı gördük, bundan sonrası çıkıştır. ve şafak karanlığın en koyu olduğu andan sonra gelir, metin olun Allah'a dayanın ve güvenin.

evet gerçek bir zihin değişimi yaşamamız, üzerimizdeki ölü toprağını atmamız lazım, ama bunu topyekun ve beraber yapmamız lazım. oturduğu yerden 'diğeri yapsın, diğeri bana gelsin, diğeri feragat etsin' diye ahkam keserek olmaz. zaten beraber yapmazsak 'birlik, bütünlük'te olmaz, ilerleme de olmaz. herkes samimiyetle ve güzel bir üslupla eteğindeki taşları dökmeli ama diğerini dinlemeyi de bilmeli.

elden geldiğince yumuşak yazmaya çalıştım, kırdımsa affola...

uygur

Adsız dedi ki...

Uygur Bey Selamlar.
Cevabınız internetteki genel üslubu düşününce gayet makul. Kullandığınız dil de gayet özenli. Yazınızı iki defa okudum ve olabildiğince belirttiğiniz fikirleri atlamamaya çalıştım.
Öncelikle bazen sert eleştirilerin gerçekle yüzleşmede etkili olabileceğini düşünüyorum. Bir yandan da toplumuzdaki eleştirel bakış eksikliği de eleştirel bakışa sahip insanları daha keskin hale de getiriyor. Diğer yandan da bu eleştirilerin yokluğu makul eleştirilerin de keskinmiş gibi görünmesine oluyor.
Siz inanan bir müslümansınız. Dolayısıyla evrenin Allah tarafından yaratıldığına ve Kuran'ın insanlara doğru yolu göstermek için Allah tarafından gönderildiğine inanıyorsunuz. Zaten müslümanlığa karşı bir sempatiniz ve doğal olarak diğer dinlere karşı da antipatiniz var. Ben dinlerin insanlar tarafından üretilmiş şeyler olduğuna inanıyorum. Kuran'da ya da herhangi bir kutsal kitapta geçen tanrı tasvirinin tamamen insan yapısı olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla Hristiyanlık da dahil olmak üzere herhangi bir dine otomatik bir sempatim yok. İçinde yaşadığım toplumun dini olduğu ve bazı olumsuzluklarını birinci elden gördüğümüzü düşündüğüm için belki İslam'a ekstradan bir antipatim olabilir. Ama sizin gibi kesin, kati bir inanç sahibi değilim. Kuran'da yazan herşeyin (ve bu evrende var olan her fikrin) aksinin de olabileceğini düşünebilirim. Dolayısıyla sizin inancınızdan dolayı hiç bir zaman sahip olamayacağınız objektiviteye sahibim.
Ancak bir çok konuda haklı noktalara değinmişsiniz. Her medeniyet gibi batı medeniyeti de kendi ürettiği medeniyetin yan etkileri ile boğuşuyor. Sizin eleştiri getirdiğiniz noktaları ben de, hatta dediğiniz gibi batı toplumunun kendisi de eleştiriyor. Yıkıcı savaşlar (dünyanın en yok edici savaşı bizzat batı medeniyetinin kalbinde gerçekleşti), aşırı bireyselleşme, yalnızlaşma, yabancılaşma, artan otomasyon ve işsizlik, çevre kiriliği, aşırı üretim ve aşırı tüketim gibi sorunlar bugün batı medeniyetinin ürettiği sorunlardır. Bunların hepsi bana göre de gerçek sorunlardır ve batılı toplumlar da bu sorunlara cevaplar aramakta, alternatifler üretmektedir. Tüm bunları da açık fikrililikle ve özgür bir tartışma ortamında yapmaktadır. Dolayısıyla sizin muhtemelen çok sivri bulacağınız fikirler de tartışılmaktadır ve tartışılacaktır. Zaten batı medeniyetinin ilerlemesinin kalbinde de bu fikirsel çeşitlilik ve zenginlik yatar. Fikirlerin özgürce üretilip seslendirilebilmesi sürekli bir devinim ve arayış haline neden olur. Bu da toplumsal dinamizme neden olmuş ve bu dönüşümü yaşayan toplumları daha üretken hale getirmiştir. Aslında bahsettiğim zihinsel değişim tam da budur. Bugün sizin savunduğunuz İslam medeniyeti bu açıdan ele alındığında Batı toplumunun fersah fersah gerisindedir. Objektif bir gözlem yaptığımızda kendi içinde henüz bir değişim ışığı da görünmemektedir. Genel olarak İslam toplumları hala görece geriliğini islamdan ve özünden uzaklaşmaya bağlamaktadır ki tamamen yanlış bir tespittir. Batı daha iyi hristiyan olduğu için ilerlememiştir. Tam tersine durağan düşünce kalıplarını yıkmıştır. Hristiyanlığa rağmen yapmıştır bunu.
Tüm yukarıda yazdıklarım insan oğlunun bugün yarattığı medeniyetin ve ilerlemenin doğru ve iyi olduğu varsayımıyla yazılmıştır. Eğer medeniyetin, ilerlemenin yanlış olduğunu tartışacaksak, ki bence kesinlikle tartışılabilir bir konu, tüm medeniyetlere karşı olmamız gerekir Hristiyan, Müslüman ya da Çin.
Saygı değer cevabınız için teşekkür ederim Uygur Bey.

Adsız dedi ki...

her aşırılık karşıtını doğuruyor. istenen mutedil, orta yollu olmak iken maalesef kimileri ya ifrat veya tefrite savruluyor. ifrat veya tefritin biri ortaya çıktı mı akabinde zıddı veya reddiyesi de çıkıyor. doğanın dengesi olduğu gibi dinin veya fikriyatın ve tabii bunların çerçevesini çizdiği yaşam tarzının da bir dengesi var. denge bozuldu mu...temel sorun ise sıhhatli bir din algısına sahip olunmamasından kaynaklanıyor. sıhhatli bir din algısı ise ancak sıhhatli bir din bilgisinden geçiyor. diğer taraftan,
islama mesafeli olan insanların, bu hallerinin 'islamın doğrusunu bilmedikleri için' olduğunu düşünüyorum. tabii belli bir mesafe, antipati veya önyargılar varsa objektifliğin sadece iddia kabilinden söz konusu olabileceğinin aşikar olduğu kanaatindeyim.

bir kısım insan, dinin bir yorumunu veya dinin içindeki bir parçayı dinin bütünü addedip ona sımsıkı sarılmayı sahih dindarlık zannederken, diğer bir kısımsa bu aşırılığa itirazi bir dil geliştirip aslında taassup olanı din yerine koyarak dini toptan reddetme yoluna gidiyor. sonuçta her iki kesimde taassubu 'din' diye isimlendiriyor.

nasıl gömleğin ilk düğmesini yanlış ilikleyince gerisi de yanlış ilikleniyorsa aynı o hesap, sahih din algısı olmayınca kimlik bunalımı da kaçınılmaz oluyor. 'biz'i olmayan veya 'biz' tanımı sorunlu olan toplulukların ortak bir amaç etrafında birleşmesi ve bir medeniyet inşa etmesini beklemekte ancak hayal oluyor. malum, hangi limana gideceğini bilmeyen gemiye hiç bir rüzgar yardım etmiyor.

eğer bir medeniyet inşası için fikri özgürlük gerekiyorsa tarihte İslam topluluklarının defaaten medeniyet inşa etmiş olması herhalde İslam içerisinde fikir özgürlüğünün olduğunun kanıtı olarak yeter. zaten şöyle bir söz vardır 'ulema Allah tealanın birliği ve Muhammed'in (sav) risaleti haricinde her konuyu tartışmıştır'. zaten meselede burada değil mi? İslam toplumlarının buhranı teknik kapasiteden öte fikri planda. bir durağanlık var ve bunu aşamıyoruz, patinaj yapıp duruyoruz. sonrasında teknik de
kalmıyor tabiatıyla. ama bunun müsebbibi insanlar mı, din mi? din olsaydı Moğol ve Haçlı istilalarından sonra bu medeniyetin bir Osmanlı tecrübesi yaşamaması, tarihin sayfaları arasında kalması lazımdı değil mi?

'her ümmetin bir eceli vardır' diyor kitabında Allah teala. sanki bir canlı gibi her yaşam tarzı veya her medeniyet (veya bunların tabilerinin oluşturduğu topluluk) doğuyor, büyüyor ve ölüyor. işin doğası bu iken bize düşen ancak gayrettir. gerisi karanlığa küfretmekten, lüzumsuz didişmekten öte bir şey değildir.

medeniyet ve ilerleme konusunda benim tartışacağım tek şey ahlakiliği olur. bu 2 kavramın içeriği boşaltılıp, kabuğu yüceltilerek insanların maddi-manevi sömürülmesinin yolu açılıyorsa, medeniyet ve ilerleme başlığı altında insaf ve iz'an sahibi her insanın itiraz edeceği rezillikler ve düşüklükler pazarlanmaya çalışılıyorsa, hülasa bu 2 kavram putlaştırılıyorsa, benim itirazım ancak ona olur.

madem ki İslam medeniyeti son bir kaç yüzyıldır dünya tarihinde başat rol oynamamakta hatta kendi içerisinde büyük devletler seviyesine çıkmak için gidilecek yolun seçimi hususunda ihtilaflar ve tartışmalar sürmekte, o zaman batı medeniyetinin geliştirdiği neo-klasik iktisat teorilerinin veya pozitivizmin müsebbibi olmasa gerek. dolayısıyla Arda kardeşimin yorumladığımız yazısında geçen demode olduğu aşikar olan 'doğrusal süreç'in müsebbibi de olamaz. yazıda geçen bileşik süreç ise halen muğlak, daha tam anlamıyla tanımlanmamış, çerçevesi çizilmemiş bir süreç. dinamik olmayı gerektiren, belki hayatın doğasına çok daha uygun, her an teyakkuzda olmayı gerektiren yeni bir yaklaşım.

peki bizimle ne alakası var? 'eski hal muhal ya yeni hal ya izmihlal' diyor adam. hareket diyor, dinamizm diyor. yani, 90 sene öncenin yani İslam toplumlarının belki %90'ının sömürge olduğu buhranlı zamanların 'islam terakkiye manidir' nakaratında kalmak anlamsız, hele bide bunu objektiflik zannetmek katmerli anlamsız.

uygur

Adsız dedi ki...

ve tabii aleykumselam :)
uygur