19 Ocak 2015 Pazartesi

INSAS: Bir Tüfeğin Düşündürdükleri

Hint basınında geçtiğimiz hafta yayınlanan haberlere göre Hindistan Meclisi Savunma Daimi Komitesi, ülkenin savunma sanayiindeki bilgi birikimi, deneyim ve altyapısına rağmen neden dünya çapında kaliteli bir piyade tüfeği üretmeyi başaramadığını sorgulayan bir rapor yayınladı.

Raporun dili ve ele aldığı konu dikkat çekici, zira dünyada savunmaya en fazla bütçe ayıran, nükleer silahlara ve ciddi bir sanayi altyapısına sahip ülke, INSAS (Indian National Small Arms System; Hint Milli Hafif Silah Sistemi) adlı bir piyade tüfeğini halihazırda üretmekte. 

Bu haberlerin çıkmasından kısa süre sonra War is Boring adlı sitede Robert Beckhusen imzası ile "India's Anti Terror Troops Despise Their Assault Rifle" (Hint Terörle Mücadele Birlikleri Piyade Tüfeklerinden Nefret Ediyor) başlıklı bir makale yayınlandı. INSAS tüfeğinin gelişimi ve sorunlarını genel hatları ile ele alan yazıda son derece ilginç bilgiler yer alıyor. Bunlara bir örnek olarak tüfeğin, nişancısının suratına yağ püskürtmesi bile sıralanmış!

Peki neden böyle oldu? Nükleer füzeden savaş uçağına pek çok sistem üreten, Mars'a sonda gönderen, devasa bir bütçeye ve insan kaynağına sahip Hindistan bir tüfeği doğru dürüst üretmeyi beceremedi mi? Yoksa sorunun başka sebepleri mi var?

Hint ordusu, uzun yıllar boyunca Ordnance Factory Tiruchirappalli şirketi tarafından üretilmiş 7.62mmx51 NATO mermi atan 1A1 piyade tüfeğini kullandı. 1A1, Belçikalı FN Herstal şirketi tarafından geliştirilmiş ve Türk ordusunda da G1 olarak hizmet vermiş FN FAL tüfeğinin tasarım açısından "torunu" sayılabilir. Çünkü 1A1, FAL'in İngiltere tarafından lisans altında üretilen modeli olan L1A SLR (Self Loading Rifle) tüfeğinin tersine mühendislikle geliştirilmiş bir türevi.

INSAS'ın geliştirilmesine, 1980'li yılların ortalarında başlanmış. 7.62mm mermi yerine 5.56mm çapına geçiş için çalışmalar yapan Hint ordusu, tüfeğin tasarımında Kalaşnikof'un mekanizmasından büyük oranda faydalanmış. Sonuç olarak ortaya, standart piyade tüfeği, kısa namlulu karbina ve manga destek silahı olmak üzere üç türevi olan; temel mekanizması Kalaşnikof ile FAL karması bir silah çıkmış. 1997 - 1998 arası birliklere dağıtılmaya başlanan INSAS'tan, Ishapore Rifle Factory tarafından 300,000 adet üretilmiş.

5.56mmx45 NATO standart mermisi kullanan tüfeğin standart türevinin boş ağırlığı 3.2kg; toplam uzunluğu ise sabit dipçik ile 945mm. Dakikada 650 mermi atabilen INSAS, 20 yada 30 hazneli şeffaf polimer şarjör ile besleniyor.

INSAS tüfeğinin ilk muharebe deneyimi, 1999 yılında Pakistan'la yapılan Kargil Savaşı olmuş.

Beckhusen'in aktardığına göre, Kargil Savaşı sırasında INSAS'ı kullanan birlikler, tüfeğin sık sık tutukluk yaptığını, 20 mermilik polimer şarjörün, yüksek rakımlı ve aşırı soğuk bölgede donarak kırıldığını bildirmişler. Sadece tekli ya da üçlü mermi atım seçeneklerine sahip tüfeğin zaman zaman, tetik çekildiği anda aslında sahip olmadığı tam otomatik moda geçerek tüm şarjörü boşalttığı görülmüş. Sık sık arıza yapan INSAS'tan, tabiri caize bezen askerler, tüfeğin selefi daha ağır 7.62mm FN FAL'i tekrar kullanmaya başlamış.

INSAS ile donatılmış Nepal ordusu, 2005 yılında Maocu gerillaların düzenlediği bir baskında, 10 saat süren çatışmada aşırı ısınıp bozulan tüfeklerinin kurbanı olmuş, 43 kayıp vererek üslerini gerillalara kaybetmişler.

En son geçtiğimiz Kasım ayında Hint polis teşkilatına bağı Central Reserve Police Force (CRPF) adlı terörle mücadele birimi, envanterindeki INSAS'ların Rus yapımı Kalaşnikof tüfekleriyle değiştirilmesi için talepte bulunmuş. Nitekim 2011 Kasım ayında Hint ordusu, bir kısmı hazır alım, 100,000 kadarı da yurtiçinde lisans altında üretim olmak üzere yeni nesil piyade tüfeği tedariği için dünya çapında 34 üreticiye teklife çağrı dosyası gönderdi. İhale kapsamında İtalyan Beretta ARX-160, Çek CZ-805, İsrailli Galil ACE, İsviçreli SG551 ve Amerikan M4 modelleri kısa listeye kaldı. 

Beckhusen'e göre tüfeğin bu kronik sorunlarının esas kaynağı, Hint ordusunun 1980'lerin başlarından itibaren takıntılı bir biçimde yerli yapım silah ve sistemlerin tedariği konusunda ısrar etmesi. Bu ısrarlı tutumun, yerli sistemlerin ister ve performansları konusunda "miyop" bir görüşe neden olduğu savunuluyor. Dolayısıyla, zımnî olarak, "ithal ikame" (import substitution) politikasının hatalı uygulanmasına yönelik bir eleştiri söz konusu.

Söz konusu özgün savunma sistemi geliştirme projeleri olunca, Hindistan bütçe ve takvimi misliyle aşmış projeler cenneti gibi. En bilinen örnekler olarak Arjun ana muharebe tankı ve LCA Tejas savaş uçağı gösterilebilir. Her iki proje de, kavramsal tasarımdan seri üretime kadar onlarca yıllık geliştirme süreçlerine, bütçe ve mühletlerin defalarca aşılmasına sahne oldu. O kadar ki, her iki projede de seri üretim aşamasına gelindiği sırada yeni nesil halefleri de (sırasıyla Arjun Mk.2 ve Tejas Mk.2) geliştirilmeye başlandı, zira ortaya çıkan sistemlerin performansı güncel ihtiyaçları karşılayamıyordu.

Bu durum, Hindistan'a özgü değil. Mars'a uzay aracı gönderebilmiş bir millet, bir piyade tüfeği bile üretmekten aciz değil. INSAS'ın akıbeti, özellikle gelişmekte olan ülkelerin sahip olduğu yapısal sorunların bir bileşimi aslında. Bu sorunlar şu şekilde sıralanabilir:

1. Gereksinimlerin sünmesi (Requirements creep veya scope creep)*
2. İthal ikameci (import substitution) politikaların uygulanmasında hatalar
3. Merdivenleri üçer beşer sıçrama hevesi

Kısaca üzerlerinden geçelim.


1. Gereksinimlerin Sünmesi


Proje sürecinde, kullanıcının gereksinimlerinin sürekli değişmesi ve bunun sonucunda projenin asla bitmemesi olarak tanımlanabilir. İsterler devamlı değişir, sıklıkla da yenileri eklenir. Performans gereksinimleri artabilir, daha önceden tanımlanmamış yeni özellik ve kabiliyetler gereksinimlere eklenebilir. Proje sürecinin dokümantasyonu, proje yönetimi ve müşteri ile ilişki yönetimi konularında da zafiyet varsa, proje bir çeşit Sisifos eziyetine dönüşür.

Bu tuzağa düşmemek için, projenin başında isterler net ve açık bir biçimde tanımlanmalı, projede tasarım belli bir noktada dondurulmalı ve müteakip ister, geliştirme ve iyileştirmeler bir yol haritasına bağlanmalıdır. Sistemi ve kullanılacağı konsepti net bir şekilde tanımlayabilmek, gereksinim sünmesinin önüne geçmeyi sağlar. Ne var ki teknolojinin gelişim sürati, özellikle savunma sistemleri için kullanıcı ihtiyaçları ve kullanım alanlarındaki değişimler, bunu sağlamayı giderek daha da zor kılmaktadır.

Proje yönetim sürecinde gereksinimlerin nitelik ve niceliklerinin, projeyi baltalayacak kadar değişmelerinin önüne geçmek, bir çeşit "trafik polisliği" mekanizması ile mümkün olur. Bu trafik polisi, kullanıcı ve üretici arasında dengeyi sağlamalı; kullanıcının gereksinimlerini anlamalı ve hatta gereksinimlerini tanımlamasında yardımcı olmalı; bunu yaparken de üreticinin kapasite ve yeteneklerini de gözetmelidir. Müşteri her zaman her şeyi ister, üretici de her zaman daha fazla bütçe ve daha fazla zaman ister. Eğer dizginler bu taraflardan birinin eline geçerse, ya en iyi ihtimalle bir şekilde prototipi hangardan çıkmış sistemler asla seri üretime geçecek kadar olgunlaşamaz; ya da hiç bir ihtiyacı karşılamayan sistemler seri üretime geçmiş olur.


2. İthal İkameci Politikaların Uygulanmasında Hatalar

İthal ikame (import substitution), bir ürünün yerli üretim olanını almayı ve kullanmayı teşvik edici, o ürünün yerli üreticisini koruyucu politikaları kapsar. Türkiye, 1960'lı ve 1970'li yıllarda ithal ikameci kalkınma modelini uyguladı. OYAK Renault ve TOFAŞ, bu politikaların sonucudur.

İthal ikamesi politikaları, oldukça kapsamlı ve zor bir konudur ve başarısı ya da etkinliği konusunda akademik dünyada ciddi tartışmalar yapılmaktadır. İthal ikamesi yapmak zordur. Gelişmekte olan ülkeler disiplinli ve aynı zamanda esnek bir ithal ikameci politika ile kalkınmalarını destekleyebilirler. Ancak bu zor ve meşakkatli bir sınavdır.

Bir ordunun kullanacağı her türlü araç - gerecin ve sistemin, yerli sanayi tarafından karşılanması, popülist söylemlere hammadde olabilmektedir. Ancak ithal ikameci politikalar, ciddi riskleri barındırmaktadır. Dr. Hasan Sabır, "Az Gelişmiş Ülkelerde İthal İkameci Politikaların Başarısızlığı Üzerine" başlıklı makalesinde bunları şu şekilde özetlemiş:
1. İthal ikamesi poltikaları girdi (ara malı) ithalatının artmasına sebep olur. Yatırımların ithal girdisinin artmasının ithalatta meydana getirdiği artış, yatırımlar sonucu üretilen malların ithalatta meydana getirdiği azalıştan daha fazladır. Bu durumda, ithalatı azaltmak amacıyla yola çıkılan ithal ikamesi tam tersi sonuçlara yol açmaktadır.
2. Yeni projeler, minimum ölçeğe ulaşmak için piyasanın sürekli olarak genişlemesini gerektirir. İç piyasanın küçüklüğü nedeniyle ithal ikamesi yatırımları giderek azalır.
3. Yüksek koruma bazlı sanayilerde yüksek kârların doğmasına neden olur. Bu tür sanayi dallarında gerektiğinden fazla firma üretime geçer, bunun doğal sonucu eksik kapasite ile çalışma olacaktır.
4. Yüksek koruma anti rekabetçi etkiler yaparak piyasalarda tekelci oluşumlara yol açar. Tekellerin ise yüksek tekel fiyatları uygulayacakları ve tam rekabetçi düzeyin oldukça altında üretim gerçekleştirecekleri açıktır. 
Bunlara ek olarak düşük rekabet seviyesinin getireceği teknoloji ve inovasyon tembelliği de bir risk faktörü olarak sayılabilir.

Dolayısıyla eğer ithal ikamesi politikalarını savunma sanayiinde başarılı bir biçimde uygulamazsanız, özellikle ara malların ithalatından dolayı proje riske girer. Milli savaş uçağını hangardan çıkarırsınız ancak ertesi gün ABD'li firma motor satmaz, proje batar. Milli motor üretmek için yola çıkarsınız, türbin pale dökümü için kritik bir alaşımı Almanya satmaz, proje batar. Alaşımı üretecek teknolojiyi geliştirirsiniz, üretim tezgahını Japonya satmaz, proje batar. Tezgahı bir şekilde edinirsiniz, bu sefer hesaplamalı akışkanlar dinamiği analizi yaptığınız yazılımı Fransızlar satmaz. Yazılımı bir şekilde kendiniz geliştirdiniz diyelim, bu sefer de bakmışsınız ki projenin maliyetleri fırlamış, takvim çoktan aşılmış, ne kullanıcının, ne karar alıcının, ne de kamuoyunun sabrı kalmamış. Ortaya çıkan ürün de sadece tek bir kullanıcıya ya da başka bir ideyişle iç piyasaya göre tasarlanmış olduğu için ve de maliyetinin yüksekliğinden dolayı ihracat pazarında yüzüne bakan yok...

Bu abartılı örneği vermekteki amacım, ithal ikameci politikalarda kolayca düşülebilen bir tuzağa dikkat çekmekti. Bu tuzağa düşmemenin yollarından kanımca en önemlisi, mevcut kapasite ve yeteneklerle amaçlar arasındaki dengeyi gözetmek. Yani merdiven basamaklarını teker teker çıkmak.


3. Merdivenleri Üçer Beşer Sıçrama Hevesi

Söz konusu savunma ihtiyaçları olunca, hiçbir ordu, yetenek ve kapasiteden feragat etmek istemez. Zira söz konusu olan ülke savunması ve ulusal menfaatlerin korunmasıdır. Bu yeteneğe ulaşmak ve onu geliştirmek için edinilmesi gereken araç - gereç ve sistemlerin ise, mevcut ve muhtemel hasımların sahip olduklarından daha gelişmiş, yetenekli ve güçlü olması istenir. Dahası, bu sistemlerin oldukça zorlayıcı koşullarda, belirsizliğin hüküm sürdüğü ortamlarda ve hızla nitelik değiştiren tehditlere karşı görevlerini başarıyla yapmaları beklenir. Eksik performans zafiyete, zafiyet de mağlubiyete götürebilir.

İhtiyaç duyulan kapasitenin yurtiçi imkânlarla karşılanması noktasında ise, yukarıda saydığım iki hususun son derece titiz bir şekilde gözetilmesi gereklidir. Bunu yaparken de, yerli sanayinin imkân ve kabiliyetlerinin resmi net ve dürüst bir biçimde çekilebilmeli; ayrıca yapabileceklerinin sınırı da doğru bir şekilde öngörülebilmelidir. Başka bir ifade ile "şu anda ne yapıyoruz, bu imkânlarla neleri yapabiliriz, daha fazlasını ne zaman, nasıl, hangi maliyetle yapabiliriz" gibi sorulara net ve dürüst yanıtlar verilebilmelidir.

Tıp fakültesinden yeni mezun olmuş bir pratisyen hekime milyonlarca dolarlık alet edevat da tahsis etseniz, emrine en iyi ekibi de verseniz bir beyin ameliyatı yapmasını bekleyemezsiniz. Öğrenme eğrisi (learning curve) kişiler için olduğu kadar sanayi ve ülkeler için de var olan kavramdır. Bir konu, saha ya da bilimsel disiplin için kat edilmiş öğrenme eğrisi, benzer başka bir konuda başarılı performansı garanti etmez.

Teknoloji transferi, açığı kapatmak için uygulanabilecek bir yöntemdir. Ancak onun da başarısı, başka ön şartlara bağlıdır. Bilgi birikimi ve teknolojik deneyim, sosyal bir sürecin ürünüdür. Bilgiyi ve teknolojiyi üreten ile edinen arasında sağlıklı bir iletişimi gerektirir. Dolayısıyla teknoloji transferi, üretenin paylaşması kadar, edinen tarafın da özümseme kapasitesine bağlıdır.

Dolayısıyla, mevcut imkân ve kabiliyetler gözetilmeden belirlenen gereksinimler ve başlatılan projelerin; çıkmaza girmek, maliyet ve bütçe aşımları ya da en iyi ihtimalle düşük performanslı sistemlerin hizmete girmesi ile sonuçlanması kaçınılmazdır.

İsterseniz Mars'a uzay aracı gönderin, gübrenize göre bostan ekmezseniz ürettiğiniz tüfek atıcısının suratına yağ püskürtür.







*: Requirements creep kavramının Türkçesi olarak çeşitli kaynaklarda "kapsam kayması"nın kullanıldığını gördüm ancak bunun tam bir karşılık olmadığını düşünüyorum.

3 yorum:

Rıfat Köleoğlu dedi ki...

Peki arda bey Türkiye Hindistan gibi yarım kalan projeler olur mu görüşünüz nedir ?

Kemal dedi ki...

Şuan savunma sanayisinde dünyada en çok projesi olan gelişmekte olan ülke sanırım Türkiye. Milgem, Anka, atak, hürkuş, milli tüfek ya seri üretimde veya o aşamaya yakın. Sizce bizim durum nedir? Ne kadar milli bu sistemler ve geleceği nasıl görüyorsunuz?

Adsız dedi ki...

Hintliler yapamamış olabilir fakat bizim MPT76'nın ne kadar iyi bir silah olduğunu hep beraber göreceğiz ve gurur duyacağız.Hiç şüphem yok ve emeği geçen MKE ve Kale Arge mühendislerine saygılar...