27 Ocak 2014 Pazartesi

Bilgi Harbinin Boyutları - 2: Bilgi Çağı (mı?)

3 Ekim 1993 günü Somali’nin başkenti Mogadişu’nun üzerinde uçan helikopterlerin içindeki Amerikan askerleri, şehrin dört bir tarafındaki yoğun siyah dumanları ilk gördüklerinde bunlara bir anlam veremediler. En son teknoloji ürünü sensörler ve haberleşme sistemleri ile donatılmış helikopterleri ile karargaha anlık raporlar veriyorlardı. Karargâh bu bilgileri, bölgede uçan diğer hava araçlarının sensörlerinden ve istihbarat uydularından gelen bilgilerle birleştiriyor, ortaya geniş açıdan devasa bir taktik resim çıkartıyor ve bu resimden oluşturulan istihbaratı, yine helikopterlerdeki askerlere iletiyordu. Askerler yere indiklerinde, nerede kaç tane düşmanla karşılaşacaklarını, hangi düşmanın ne tip bir silaha sahip olacağını şimdiden biliyordu.

Ama yine de, askerlerin kafasını o rahatsız edici düşünce kurcalıyordu: Bu yoğun siyah dumanlar neyin nesiydi?

O dumanlar, şehrin dört bir yanına yayılmış Somalili militan grupların, birbirleri ile haberleşme yöntemiydi. Gruplar birbirlerine, düşmanın (Amerikan helikopterlerinin) gelmekte olduğu bilgisini iletiyordu. Düşmanın geliş yönü doğrultusunda yakılan araba lastiği kümeleriydi bu dumanların sebebi. Helikopterdeki askerler kadar, yerdeki çıplak ayaklı, kaburgaları sayılan Somalililerin de bir istihbarat ağı vardı, kendi yöntemleri ile tabi ki.

Bu lastiklerin yakılmasının üzerinden 24 saat geçmeden, Mogadişu’da iki Amerikan helikopteri düşürüldü, 18 Amerikan askeri öldürüldü ve kısa süre içinde ABD birlikleri, utanç verici bir şekilde Somali’yi terketmek zorunda kaldı. Mogadişu’da dağınık biçimde örgütlenmiş ancak birbirleri ile farklı bir “teknolojik” seviyede iletişimi bulunan militan gruplar, savaş tecrübesi bulunan ve en son haberleşme teknolojilerini kullanan profesyonel askerleri bertaraf etmişti. Ağ merkezli muharebe felsefesi uyarınca donatılmış ve örgütlenmiş bir ordu, ağ merkezli –ama ordu denemeyecek- başka bir silahlı grup tarafından yenilmişti. Ancak görünüşte büyük bir adaletsizlik vardı. Bu nasıl olabilirdi?


Bilgi Çağı, Ağ Toplumu

Bu dramatik örnek, bilgi çağı ve ağ toplumu kavramları ile ilgili ahkâm kesmeden önce ya da ahkâm kesenleri takip ederken kafamın üzerinde hissettiğim bir Demokles Kılıcı adeta. Teknolojinin kolaylaştıran, imkân sağlayan ya da altlık oluşturan doğasının unutulup onun bir hedef, per se bir silah olarak algılanmasının mahvedici sonuçlarına dair bir ibret. Bu algı hatası, toplumsal, sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel dönüşümleri açıklamaya çalışırken de en iyi ihtimalle yol kazalarına ya da sıklıkla ciddi ıskalamalara yol açabiliyor. Bu yüzden “Bilgi Çağı” içinde yaşıyor olduğumuzu iddia etmekten imtina ederim. “Ağ Toplumu”? Evet, belki. “Bilişim Çağı”? Şimdilik evet, olabilir. Ancak bu dönem Bilgi Çağı idiyse eğer, 100 yıl öncesinden bugünü farklı kılan nedir? 1914 yılında bilgi üretilmiyor ya da çeşitli araçlarla paylaşılmıyor muydu? Farklı şekil ve teknolojide de olsa, 1914 yılında bilgi üreten ve kullananlar arasında, bugünkü anlayışımıza çok uymasa da, bir ağ mimarisi yok muydu? Bugünü farklı kılan, iletişim sistemlerinin hızı ve yaygınlığı, “Bilgi Çağı” tanımını hakettirebiliyor mu? İçinde bulunduğumuz süreci tanımlayan ana ögeler ve etkenler “yeni” mi? Bu sorulara gönül rahatlığı ve zihin netliği ile yanıt bulamıyorum. Somalili militanlar rahatsız ediyor beni.

Bilginin üretilip yayılması ve kullanılması süreçlerinin baş döndürücü bir hızla ve kökünden değişmekte olduğu bir gerçek. Bu dönüşüm, toplumsal ilişkileri de değiştirmekte. Ancak burada bir dikkat edilmesi gereken bir husus var: Bu dönüşüm henüz tamamlanmış değil. Başka bir ifadeyle, “bir şeylerin” tam ortasındayız. Dahası, bu dönüşüm dünyadaki tüm toplumlarda aynı şekil, aynı hız ya da aynı nitelikte yaşanmıyor: Asgari müştereğin bile yakalanmış olduğu şüpheli. Dolayısıyla dünyanın komple bir bilgi çağını yaşıyor oluşuna kuşkuyla bakmakta fayda var – tabi öncelikle bilgi çağından ne anlaşıldığının da tarif edilmesi gerekli. Dünyanın esas bilgi çağına telgrafın icadı ile birlikte geçtiğini iddia eden bir teze çok da mesafeli durmamak gerek belki de.

Buradan da şu soru çıkıyor ortaya: Bilgi Çağı kavramı, sadece sanayileşmiş, “kapitalist” sistemi mi kucaklıyor? Sanki evet. Zira genelgeçer bilgi çağı teorik tartışmaları, sanayileşmiş toplumların uhdesinde olan imkân ve kabiliyetler üzerinden yürüyor gibi. Bu toplumların ürettiği bir “sistem” var ve bu sisteme dahil olmayan birey ve toplumlar dışarıda kalıyor gibi.

2013 Nisan ayında ABD’nin Boston kentinde düzenlenen bombalı terörist saldırıda hayatını kaybeden sivillerden 8 yaşındaki Martin Richard, dünya kamuoyunu uzun süre meşgul etmişti. Richard’ın babası ile birlikte seyrettiği yarış sırasında ölümü, bu yakışıklı çocuğun fotoğrafları ve tanık olunan aile dramı uzun süre gazete, sosyal medya ve televizyonlarda yer bulmuştu kendine.

Öte yandan, dramatik bir tesadüf ile, bu saldırı ile aynı gün, Afganistan’ın Kunar eyaletinde düzenlenen bir NATO hava saldırısı sonucu 11 çocuk hayatını kaybetti. 11 çocuğun ölümü, Martin Richard kadar yer bulamadı basında ve sosyal medyada. Bu orantısızlığın sebebi, Martin’in “sistem”in (ya da “ağ”ın) bir parçası olması ve o 11 çocuğun olmaması olabilir mi acaba?

Zira Martin'in ekonomik, sosyal ve kültürel etki alanı, Afganistanlı 11 çocuğun toplamından çok daha fazla idi. Hem de bu yaşında. Küresel sisteme -ki sistemden kastım sadece ekonomik mekanizma değil- bağı, o 11 çocuktan daha kuvvetli idi. Martin, Playstation ve iPhone alarak, özel okulda okuyarak, lüks bir semtte, mortgage kredisi ile alınmış country tarzı evde oturarak, twitter / facebook vs ile akraba, eş dost ile iletişim kurarak, alışveriş merkezindeki mega menüyü yiyerek, babasının premium sağlık sigortası kapsamında bu yaşında checkup olarak, belki 18 yaşında kullanmaya hak kazanacağı kendine ait bir fona sahip olarak “sistem”in içinde ve sisteme bağlı süreceği bir hayatının 8'inci yılındaydı. Martin ve ailesi sistemi, bir parçası olarak, kültürel, ekonomik, sosyal vb çok boyutlu bir şekilde kullanmaktaydı.

Hâlbuki o 11 çocuğun, sistemle herhangi bir bağı yoktu. Ağa bağlı değillerdi. Aileleri de öyle. Ürettikleri ancak kendi karınlarını doyurmaya ancak yetiyordu belki. Bunun da sisteme herhangi bir faydası yoktu, çevrime girmiyordu. O 11 çocuğun bulunduğu köyün bile belki toplamı, 8 yaşındaki Martin kadar fayda sağlamamıştır sisteme. Ancak öte yandan Martin ölünce ağ, bir bireyini kaybetti. Çünkü Martin büyüyünce koleje gidecek, vergi verecek, sigorta yaptıracak, banka hesabı olacak, kredi kartları olacak, binlerce insanla "sosyalleşecek", borçlanacak, şirket kuracak, yani sistemin bir parçası olarak sisteme bir katma değer kazandıracaktı. Bu yüzden Martin'in ölümü ağır bir travma idi belki de,ağın tüm diğer fertleri için.

Ama heyhat, “Bilgi Çağı”nı ve “Ağ Toplumu”nu kavramsallaştıran pek çok teori, fikir ve tez, bu orantısızlığı pas geçiyor. Bilişim teknolojilerinin dünyayı küresel bir köye dönüştürdüğü iddia ediliyor ama bu köyde ortak bir payda henüz yok. Dünyanın toplumların bir kısmı tarım, bir kısmı ise ağ odaklı olarak varlık gösteriyorlar. Heterojenliğin böylesine yoğun yaşandığı bir süreçte hangi teori, dört başı mamur ve aksaksız bir şekilde “çağ” tanımı yapabilir ki? Teknolojik gelişimin hızı mıdır acaba bu aşırı heyecanın sebebi?

Cüretkâr olma pahasına, en azından bilgi çağı teorisyenlerinin öncülerinden Manuel Castells için ben bu soruya “evet” şeklinde yanıt veriyorum.


Bir Düşünür: Manuel Castells

Hakkını teslim etmeli, yaşadığımız bilişim devrimi sürecini en kapsamlı ve dolu şekilde açıklayan düşünürlerden biri, hatta belki de öncüsü Castells. Bir başucu kitabı olan “The Network Society”, sadece yanıtladığından daha fazla soru sordurması için bile hayranlık uyandırıcı bir başyapıt. "Yeni Ekonomi" tarifi ve “Enformasyonalizm” kalkınma modelinin dinamiklerini tarif ediş şekli de öyle.

Castells’in bilgi odaklı, küresel ve ağ tabanlı olarak tarif ettiği Yeni Ekonomi sisteminde üretim birimlerinin üretkenliği ve rekabet güçleri, irfanı bilgiye dönüştürme, işleme, yayma ve uygulama kapasitesine bağlıdır. Bu süreçler bütünü, mekânsal sınırlardan kurtulmuş ve bilişim ve iletişim teknolojilerinin mümkün kıldığı şekilde küresel ölçeğe kavuşmuştur. Üretim, dolaşım ve tüketim çevrimlerinin tüm bileşenleri birbirlerine küresel ölçekte bir ağ ile bağlıdır. Başka bir ifadeyle Yeni Ekonomi, küresel ölçekte bir ağ örgütlenmesi tarafından sürdürülen, bilgiye dayalı bir ekonomik sistemdir. Rekabet de, tüketim de, emek ve sermaye ilişkisi de, bu ağ bünyesinde yaşanmaktadır.

Peki Castells’in tarif ettiği bu düzen yepyeni bir sistem midir yoksa mevcut kapitalist sistemin, bilişim teknolojileri ve ağ odaklı bir biçimde evrilmiş bir hali mi? Ben burada Castells’in hevesini paylaşmıyorum. Teknolojik gelişmelerin ve dünyanın giderek (ama henüz tamamen değil) küresel bir ağlar bütününe dönüşmesinin yarattığı heyecanı ve devrim duygusunu anlayabiliyorum. Ancak bu, yeni bir çağa girmiş olduğumuz anlamına gelmiyor bence. Süreçler, sistemler, işleyişler değişiyor, dönüşüyor ya da ayak uyduruyor, evet, ama bir çağ kapanıp yenisi açılmıyor. Benzer şekilde Castells’in büyük bir iştahla sunduğu “ağ toplumu” kavramı aslında yeni bir şey değil, daha ziyade sanayi devrimi sonrası oluşan toplumsal yapının evrilmiş ya da gelişmiş hali.

Castells, küresel ölçekte ekonomik, sosyal ve kültürel bir dönüşümün altlığı olarak sunduğu bilişim teknolojilerinin gelişiminden çok daha ağır ve travmatik olanlarını içeren 20’nci yüzyılı da görmezden gelmişe benziyor. Söz gelimi 1940’lardan itibaren hızla gelişen nükleer teknoloji, tüm dünyanın politik, askeri, teknolojik ve kültürel yapısını şekillendiren en önemli faktörlerden biri oldu. Benzer şekilde 20’nci yüzyılın başında denkleme dâhil olan havacılık, ya da telefon ve televizyon teknolojileri, son çeyrekte gelişmeye başlayan bilişim teknolojileri kadar hatta belki daha fazla etkiye sahiptiler. Bilişim ve iletişim teknolojilerinin sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik etkileri, bu teknolojilerin etkileri ile karşılaştırılabilir mi?

Burada teknolojinin kolaylaştırıcı unsur ya da belirleyici / aslî unsur olarak algılanması esas farkı yaratıyor gibi görünüyor. Bilişim teknolojilerine, haddinden fazla bir önem atfetmek, onu çağ kapatıp çağ açan bir metaya dönüştürmek hatalı olabilir. Böyle bir ön kabul, evrimi, devrim olarak algılama hatasına sürükleyebilir. Her ne kadar ağ yapısının esas güç kaynağı olduğu tespitini büyük bir hevesle kucaklasam da, Castells’in bu yanılgıya düşmüş olduğunu savunuyorum.

Bu noktada, Paschal Preston’un kurgusunu, özellikle Kondratieff dalgası üzerinden teknolojik gelişimleri açıklaması nedeniyle daha çok beğeniyorum.

Bir Başka Düşünür: Paschal Preston

Preston’ın ayrıca teknoloji ve toplum arasındaki ilişkiyi açıklamada sıkça ihmal edilen sosyo-ekonomik etkenleri de denkleme dâhil etmesi çok önemlidir. Zira günümüz kapitalist sanayileşme süreçlerinin ve dönüşümlerinin tanımlanması, ancak çok boyutlu bir şekilde mümkün olabilir. Bu açıdan dalga modeli, disiplinlerarası özelliği ile öne çıkmakta. Burada Preston’ın farkı, kapitalist sanayileşme sürecinin sosyo-ekonomik ve kültürel alanlardaki süreklilik ve değişimlerinin dinamiğinin anlaşılması için basın, iletişim ve kültür endüstrilerinin değişen rollerini de göz önüne alması.

Preston’un ana odak konularından biri, bilişim ve iletişim teknolojilerinin sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel dönüşümlerdeki etkisi. Castells’e göre daha temkinli ve ayakları yere sağlam basan bir teorik kurgusu var aslında. Öte yandan sosyal determinizm ve teknolojik determinizmin, bu dönüşümleri açıklamada ne derece yeterli olduklarını sorgulaması, bir başka farkı.

Ancak Preston’ın esas takdir ettiğim çabası, bilişim ve iletişim teknolojilerini, aynı buhar makinaları, elektrik gibi tarihsel süreçte dönüm noktası olmuş gelişmelerle birlikte “ana teknoloji” olarak adlandırması. Castells, bilişim teknolojilerini gereğinden fazla yüceltip belirleyici role büründürürken, diğer ana teknolojik gelişmeleri ikinci plana itmekteydi. Preston, bu sınıflandırma ile birlikte, dalga teorisini daha da geliştiriyor. Castells’in “yeni çağ – devrim” odaklı tarifinden farklı olarak Preston, periyodik dönüm noktaları ve birbirinin devamı olan, artımlı (incremental) süreçlerden bahsediyor ki şahsen bu kurguyu kendime daha yakın buluyorum.

Dalga modelindeki önemli noktalardan biri, sadece teknolojik değil, organizasyonel ya da kurumsal boyutları da dahil etmesi. Preston, her bir dal yükseliş sürecinin yani ekonomik gelişme ve büyümenin olması için sadece teknolojik inovasyonun kullanılması ve yayılmasının yeterli olmayacağını iddia ediyor. Ona göre, yükseliş trendi için eşdeğer ölçüde önemli olan diğer etkenler, organizasyonel inovasyonlardır. Bu gibi tamamlayıcı etkenler ile birlikte ancak yükseliş trendi sürdürülebilir bir nitelik kazanır. Bu da, teknoloji gelişmelerin toplumsal ve kültürel etkilerini anlamak için ideal bir modele benziyor. Nitekim Preston,“tekno-ekonomik paradigma”ya alternatif olarak sosyo-ekonomik bir paradigma da sunuyor. Tekno-ekonomik paradigmada ekonomik, yönetimsel ve organizasyonel süreçlere vurgu yapılsa da, başlangıç noktasını oluşturan Neo Schumpeterci bu modelin, sosyal etkenler ve kurumsal faktörler ile tamamlanması gerektiğini savunuyor. Dolayısıyla Preston, modelinde sosyal hareketler, devlet ve uygulanan politikalardaki yenilikleri de göz önüne alıyor. Sunduğu bu çok boyutlu kurguyu daha çok benimsiyorum.


Sonuç Yerine: Bilgi Çağı – Nereye?

Bilgi Çağı’nda mı yaşıyoruz? Bu soruya yüksek sesle bir “evet” ile değil, kısık sesle bir “belki” ile yanıt veriyorum. Bilişim ve iletişim teknolojilerinin şekillendirdiği, yönettiği ve etkilediği bir çağda yaşadığımız kesin. Ancak bilişim teknolojilerinin beraberinde getirdiği ağ odaklı toplumsal ve organizasyonel yapının gerektirdiği, otoritenin (ya da iktidarın) ağa yayılması gerçekleşmişe benzemiyor. Bilgi, tamamen, kayıtsız ve şartsız olarak ağ tarafından kontrol edilmiyor. Başka bir deyişle, Castells’in tarif ettiği ağın otoritenin gerçek sahibi olması durumu vuku bulmuş değil. Daha ziyade, ağın kritik, özkütlesi büyük düğüm noktaları otoriteye sahip gibiler. Başka bir deyişle, sanayi devrimi sonrası oluşan, Fordist soslu dikey hiyerarşik sistemin üst katmanları, ağın ana düğüm noktaları haline gelmiş durumda gibi görünüyor. Bu da, aslında yeni bir çağda değil, “eskisinin” modifiye edilmiş olanında yaşadığımızı düşündürüyor. Tam da bu nedenle, bilişim ve iletişim teknolojilerinin getirdiği yenilikleri pek çok düşünür gibi büyük bir iştah ve hevesle değil, temkinli bir soğukkanlılıkla karşılamayı tercih ediyorum.



Kaynaklar

1. The Rise of the Network Society. Manuel Castells. Cambridge, Mass. : Blackwell Publishers, 1996.

2. Reshaping Communications : Technology, Information and Social Change. Paschal Preston. London ; Thousand Oaks, Calif. : SAGE, 2001

3. "Manuel Castells's Network Society": http://www.geof.net/research/2005/castells-network-society

3 yorum:

Adsız dedi ki...

Mükemmel bir tahlil. Teşekkürler...

Adsız dedi ki...

arda bey, yazınızı zevkle okudum. bununla birlikte kendimce bir hususu ilave etmek istiyoum.

bilgi ve iletişim teknolojileri büyük bir hızla gelişiyor. ve bu teknolojilerin ürünleri tüm dünyada aynı anda kullanıma giriyor. yeni bir işlemci ve onu kullanan telefon yada billgisayar için yıllarca beklemiyor yada bir ülkenin iznine tabi olmuyoruz. yani bilgi ve iletişimle iç içe bir yaşam tarzını yaygınlaştırmaya yönelik küresel bir teşvik var.

bu geçiş sürecinde herkes istediği hayatı yaşayabilir. kimi binlerce yıllık tarım toplumu tarzını, kimi sanayi toplumu, kimi hizmet sektörü, kimi neye mecbur kaldı yada istedi ise onu. yani bir yandan bilgi toplumuna evrim teşvikli devam ederken, diğer yandan sosyolojik bir ayrım da yaşanmaya başlıyor. mecburen...

herkes diğerlerini kendi gibi görme eğilimindedir. düşmanı için de bu geçerlidir. somalide yaşanan şaşkınlık misali, farklı dünyalardan rakipler - yöntemler şaşkınlık yaratır elbet. dolayısı ile bilgi ve iletişim alanındaki teşviki dost ve düşman herkesi kendi servet yaratma ve savaş kazanma alanına çekme, üstün olduğu alanda, şartlarını kendi yaratacağı bir mücadele ortamı kurma çabası olarak düşünebilir miyiz?

şüphesiz elektrik icat edildikten sonra bunu kablolu dağıtan edison yerine, kablosuz dağıtan tesla'nın yolu seçilmiş olsa idi dünya çok çok daha farklı olurdu. bilgiye temelinden ve tüm yönleri ile hakim oldu iseniz (misalen) bir anda tesla'nın yol haritasındaki paralel dünyaya sıçrayabilirsiniz. sözün özü bilgi ve iletişim teknolojlerine bağımlı bir hayat yaşamaya başlayan ve bunları fazla umursamayan iki farkı toplumsal ayrışma yaşadığımız muhakkak. fakat bilgi ve iletişim ile gelişen toplumlar arasında bir ayrışma yaşanmayacağını düşünmek mantıklı mı?

insanlık tarihi ufak da olsa güç ve bilgi farklılığı yaratan tüm toplulukların, bunu paylaşmaktan ziyade diğer topluluklar üzerinde hakimiyet aracı olarak kullanma eğilimini ispat etmektedir. işte bu nedenledir ki bilgi ve iletişim teknolojilerinde yeterli bağımlılık seviyesi sağlandığında, bilgi bağımı toplumlar arasında ikinci bir ayrışma olması muhakkaktır. dikktinize sunmak isterim.

saygılarımla...

plastik tabure dedi ki...

Paylaşım için saol