25 Eylül 2013 Çarşamba

Calût'u Davud Yapmak Mümkün mü?



Mark Bowden'ın The Atlantic için kaleme aldığı ve 14 Ağustos tarihinde yayınlanan "The Killing Machines - How to Think About Drones” (Ölüm Makinaları – Dronlar Hakkında Nasıl Düşünmeli) başlıklı makale ve makalenin girişinde kullandığı benzetme, uzun zamandır taslak halinde olan ve bir türlü bitiremediğim bu yazı için hem ilham kaynağı hem de ateşleyici oldu.

Bu son derece kapsamlı ve bir o kadar da dolu makalesinde Bowden, insansız hava araçlarının (İHA) çıkış noktasını, içerdikleri temel teknolojileri ve halen devam eden çeşitli teknolojik, hukuki ve siyasal tartışmalardaki yerlerini oldukça yalın bir dille okuyucuya sunuyor.

Bowden, yazısına Davud (David) ve Calût’un (Goliath) efsanevi düellosuna atıfta bulunarak başlıyor. Benim de taslağımın girizgâhı bu şekilde idi. Ancak ben bu düelloyu, sadece İHA değil, daha geniş bir bağlam içinde kullanmayı düşünüyorum. Çığır açmak ya da “gerçekleri göz önüne sermek” gibi bir niyet ya da hevesim yok, sadece kafamın içindeki tilkilerden bir kısmını kuyruğundan yakalayıp teşhir etmek, soruyu ya da sorunu maddeler halinde özetlemek istiyorum, bulutlar ardında gizlenmiş olsa da.

Kahve stoğum taze olduğuna göre yakalayacağım tilki sayısı az olmayabilir.



Prolog

Efsaneye göre, düşman ordusundan bir cengaverin karşısına çıkması için sürekli meydan okuyan Filistin Kralı Calût’la düello etmeye, İsrail Kralı Saul’un gözde savaşçılarından Davud çıkar. Calût devasa cüssesi, parlak ve güçlü zırhı, mızrağı ve haşmetli kılıcı ile korkutucu bir savaşçıdır. Davud ise çelimsiz, bırakın doğru dürüst bir zırhı, silahı dahi olmayan bir delikanlıdır. Adil bir düello değildir bu.

Davud ufak tefektir, ama çeviktir de. Ve yegâne silahı olan sapanı ustalıkla kullanabilmektedir. Sapanı ile fırlattığı yuvarlak çakıl taşı Calût’un alnına (bazı kaynaklara göre kaval kemiğine) isabet eder. Dev savaşçı kral öne düşer. İleri atılan Davud, çevredekilerin hayretle yuvalarından fırlamış gözleri önünde Calût’un kafasını keser. Efsane sönmüş, savaş bitmiştir.

Ama bu nasıl olur? Adil bir düello değildir bu! Bir tarafta dev, muzaffer Calût, diğer tarafta sıska, çelimsiz Davud. Nasıl olur da o canavar, tek bir çakıl taşı ile çöker?


Savaşın da sihri buradadır zaten. Eğer her iki taraf için de şartlar eşit olsaydı o zaman bir sorun var demekti.

Davud, düellonun başında kazanmıştı zaten, çünkü:

1. Elindeki silahı ustaca kullanabiliyordu,
2. Hasmının zayıf taraflarını iyi biliyordu,
3. Hasmının hamlelerine karşı hızlı ve çevik şekilde hareket edebiliyordu.

Davud’un bize verdiği bu dersin sayısız benzerleri ile doludur harp tarihi. Zamandan, mekandan ve teknolojiden bağımsız olarak temel prensipler bellidir: Kendini, düşmanını ve durumu iyi bilmek.


Kendini Bil

Delfi tapınağında yazan ve fiyakalı bir biçimde Latince “Temet nosce” şeklinde geçen bu zamanlar ötesi öğüdü çok farklı şekillerde yorumlamak, ondan farklı dersler çıkarmak mümkün. Bahsi geçen tapınağı bir pazarlamacı olarak ziyaret etmiş olsaydım mesela, ürünümün rakiplerine göre avantaj ve dezavantajlarını iyi bilmem gerektiğini düşünürdüm. Böylelikle piyasa konumlandırmamı daha sağlıklı biçimde yapar, dezavantajlarımı halının altına usulca süpürürken avantajları cilalayarak müşteriye sunardım. Bir otomobil yarışçısı olsaydım veyahut aracımın motor ve şanzımanının hangi manevraları kaldırıp hangilerini kaldıramayacağını iyi hesaplayabilir, viraj ve tümseklerdeki hız ve vites geçişlerimi buna göre ayarlardım.

Bir komutan olarak o tapınağa gitmiş olsaydım eğer, emrimdeki birliklerin ve silah, araç ve teçhizatımın kapasitesini, harbe hazırlık durumunu iyi bilmem gerektiğini düşünürdüm. Manevra ve planlarımı buna göre hazırlar, mevziimi buna göre alım taarruzumu buna göre şekillendirirdim.

Çok basit ama belki tam da bu yüzden uygulaması çok zor bir prensip “kendini bilmek”. Özkabiliyetlere tarafsız ve nesnel bir biçimde bakılabilmesini gerektiriyor, içinde bol miktarda özeleştiri tavsiyesi de var.

Taktik, operatif ya da stratejik kabiliyetleri oluşturan her bir unsurun sınırlarını ve neler yapabileceklerini bilmek, bu unsurları çok iyi biçimde kullanabilmeyi sağlar. Daha açık bir ifade ile emrinizdeki 10 tane son teknoloji ürünü savaş uçağını nasıl uçuracağınızı, nasıl kullanacağınızı ve bunlara nasıl bakım yapacağınızı bilmiyorsanız 10 tane çok pahalı heykele sahipsiniz demektir. 50 yıl önce belki silah sistemlerinin eğitimleri daha kolaydı: hakim olunması gereken sistemler elektro-hidro-mekanik ya da sadece mekanikti. Teorik eğitimin üzerine bir miktar pratik eğitim yeterli olabiliyordu. Niceliğin kendisinin de nitelik olduğu dönemlerdi.

Ancak artık mikroelektronik – mekatronik silah sistemlerinin çağındayız, nanoelektromekanik sistemlerle tanışmak üzereyiz (hatta belki bir sonraki nesilde de bu uzun terimin başına “genetik” kelimesi eklenecek). Piyade silahından uçağa neredeyse tüm araç ve teçhizat bilgisayar denetiminde; insan bu mekanizmanın idarecisi değil, parçası sanki. Dolayısıyla pilot, şoför, nişancı ya da telsizci olsun, savaşalanındaki – daha doğrusu savaşuzayındaki – bir askerin sadece asker değil, aynı zamanda mühendis de olması gerekiyor.

Bu durum da, savaşçının eğitiminde yenilikçi ve hatta devrimci uygulamaları gerektiriyor. 40 yıl önce bir taktik savaş uçağı tasarlarken bu uçağı kullanacak pilotların eğitimi için çift kişilik bir türevini de üretmek yeterliydi: Gövdedeki ufak bir tadilat ile eklenen ikinci kokpite oturan öğretmen pilot, öğrencinin uçuş melekelerinin geliştirilmesi için yeterliydi, aynı zamanda öğrencinin yapması muhtemel hatalara karşı da müdahale imkânı oluyordu. Sistemi kullanmak için en iyi eğitim şekli, o sistemi bilfiil kullanmak idi, hala da öyle. Ancak:

1. Bir sistemi tasarlamak, geliştirmek, üretmek, kullanmak ve kullanılabilir durumda tutmak her geçen gün daha da pahalı hale geliyor,
2. Soğuk Savaş bitti, savunma bütçeleri daraldı. Devir tasarruf devri, mümkün olan en fazla işi en az sayıda personelle ve en ucuza yapmak gerek.
İronik biçimde bu yaraların hem müsebbibi hem de merhemi, teknoloji oldu.

Bilgisayar ve elektronik teknolojileri, gerçekliği daha “iyi” taklit etme imkanı veriyor artık. Bu kabiliyete avuç içlerimizde, akıllı telefonlarımızla bir süredir sahibiz. Ama “iyi” ne demek ve daha da önemlisi, nasıl ölçülür?

Ne kadar gerçekçi taklit edebiliyorsa mesela, o kadar.

Taklit kelimesi, söz konusu eğitim ve talim ise eğer, daha sevimli ve karizmatik bir şekilde, “simülasyon” kavramına dönüşüyor. Simülasyon özünde, bir sistem ya da sürecin taklididir. Taklit ne kadar gerçeğe yakınsa simülasyonun “sadakat” seviyesi (fidelity) o kadar yüksektir.

Söz gelimi bir otomobilin sürüşünü simüle etmek istiyoruz. Otomobilin hareketini iki boyutlu olarak, bir dikdörtgene iliştirilmiş iki dairenin hareketi olarak tanımlayabiliriz (daha teknik ifadesi ile modelleyebiliriz). Bu, sadakat seviyesi düşük olsa da, bir otomobil simülasyonu olacaktır: Dikdörtgen şeklinde bir nesne, iki dairenin hareketi ile A noktasından B noktasına gidecektir. Eğer amacımıza uygun ise, daha karmaşık bir matematik model ile uğraşmak istemiyorsak işimizi görecektir.

Bu modelin sadakat seviyesini biraz daha yükseltelim: Dairelere birer yay sabiti ekleyelim. Bunlar da süspansiyon modelimiz olsun; otomobil ileri doğru hareket ederken düşey eksende sönümleme yapsınlar. Modelimiz gerçeğe biraz daha yakınsadı. Yola tümsek ve çukurlar ekleyelim, böylelikle süspansiyon modellerimiz harekete daha net etki etsinler. Gerçekçi bir otomobil sürüş simülasyonu uygulamamız yavaş yavaş ete kemiğe bürünüyor.

Otomobilin ivmelenme ve fren kabiliyetlerini de matematik modelimize ekleyelim. Böylelikle simülasyona konu aracımız bir Ferrari mi yoksa bir kamyonet mi, ayırt edilebilsin. Ama bir sorun var, otomobil hala iki boyutta hareket ediyor! Dikdörtgeni bir prizma haline getirelim, teker sayımız dört olsun: Bir kutuyu hareket ettiren dört tane mükemmel daire ve bu dairelere ilişik birer yayımız var.

Bu tarifimdeki her bir cümle, ilave hesaplama ve programlama yüküdür. Simülasyona eklenebilecek kabiliyet ve özelliklerin sınırı yoktur: Kelebeğin kanat çırpışının neden olacağı hava akımının fren performansına etkisini dahi matematiksel olarak modelleyip simülasyona eklemek mümkündür. Ama: 1. Buna gerek var mıdır? 2. İşlemci / hesaplama kabiliyetimiz bu kadar karmaşık bir modelin altından kalkabilecek güçte midir?

Birinci Dünya Savaşı döneminde uçmakta olan bir savaş uçağı pilotunun, denetim ve gözetim altında tutması gereken süreç ve işlevlerin sayısı 20 – 30 kadardı en fazla. Ancak günümüzde modern bir savaş uçağı pilotunun sırtındaki yük o kadar fazla ki, hepsini tek başına idare etmesi mümkün değil. Nitekim artık modern savaş uçakları, “fly by wire” (telli uçuş) sistemi olmadan havada kalamıyor. Uçuş kontrol bilgisayarı, uçağı havada dengede tutmak için gerekli düzeltme manevralarını kendisi milisaniyeler bazında hesaplayıp uyguluyor, pilota gerek bile olmadan.

Tüm bunların üstüne taşınan çok sayıda farklı algılayıcı sistemlerin toplayıp işledikleri verileri ekleyin, silah sistemleri, elektronik harp ve iletişim sistemleri, hassas seyrüsefer sistemleri… Uçak, tank ya da başka bir sistem: Modern savaşuzayının araçları birer “sistemler sistemi” haline geldiler. Bu kadar karmaşıklaşan bir sistemi kullanacak personel ya da ekibin eğitimi de, doğal olarak karmaşık hale geldi.

Savaş uçağı örneğinden devam edelim. Önümüzde önemli bir sorun var: Modern bir savaş uçağının bir saatlik uçuş masrafı, yakıt hariç onbinlerce dolar tutabiliyor (Batı yapımı en maliyet – etkin savaş uçaklarından olan Gripen’de mesela, bu meblağ USD7,500 – 10,000 dolaylarında). Dolayısıyla bu uçağı kullanacak pilotun eğitim kalitesine halel getirmeyecek ama bir yandan da uçuş saatini önemli ölçüde düşürmeyi sağlayacak bir yardımcıya ihtiyacımız var. Modern savaş uçağı pilotları, harbe hazırlık eğitimi almadan önce ortalama 200 – 300 saatlik bir eğitim alırlar, bunun üstüne bir o kadar daha harbe hazırlık ve intibak eğitimi eklenmesi gerekir.

Bu pilotumuz, harp filosunda göreve başlayacağı zaman radar, elektrooptik hedefleme sistemi, havadan havaya ve havadan yere güdümlü mühimmat, klasik güdümsüz mühimmat, keşif, gözetleme, seyrüsefer ve temel harp manevraları ile ilgili eğitim almış olmak durumunda. Yani başka bir deyişle, bahsi geçen “yardımcı”mız, bu eğitimleri hakkıyla, gerçeğe mümkün olan en yakın şekilde (yüksek sadakat seviyesinde) vermeli.

Burada devreye bilgisayar ve grafik teknolojileri giriyor. Şöyle bir düşünün, 15 sene önce kişisel bilgisayarınızla oynayabildiğiniz oyunların görsel kalitesi nasıldı? Bilgisayarınızın işlemci kapasitesi neydi? Çift çekirdekli cep telefonları kullanıyoruz artık, şaka gibi, aynı işlemci kapasitesi 10 sene önce masaüstü bilgisayar boyutundaydı.

İşte bu sıçramanın çok daha büyüğü, askeri teknolojilerde yaşandı. Üst üste dizili birkaç bilgisayar, bir ağ ortamında haberleşerek gerçek zamanlı bir biçimde bir savaş uçağının tüm temel işlevlerini taklit edebiliyor. Pardon, “simüle edebiliyor”. Bir savaş uçağını oluşturan tüm alt sistem ve bileşenlerin çalışmaları ayrı bir simülasyon süreci olarak, gerçek zamanlı şekilde koşturulabiliyor. Bunun üstüne, bilgisayar grafiği alanındaki en son gelişmelerin de yardımıyla gerçekçi biçimde modellenmiş 3 boyutlu arazi, ortam ve nesnelerin yer aldığı projeksiyon donanımını ekleyin. Görsel kaliteyi karşılaştırmak için elinizde yeteri kadar done var aslında, PlayStation gibi.

Dahası, bir “simülasyonlar kümesi”, yani bir simülatör olan böyle bir sistemi, diğer simülatörlerle değişik ağ mimarilerinde bağlamak mümkün. Böylelikle mesela Etimesgut’taki bir tank simülatörü, sanal bir savaş ortamında Erhac’taki uçak simülatörü ile birlikte savaşabiliyor. Dahası, bu sanal harp oyununa, yapay zeka tarafından idare edilen başka unsurlar da katılabiliyor. Hatta ve hatta, bu sanal harp oyununa, Gölcük açıklarında seyretmekte olan gerçek bir firkateyn de dahil olabiliyor. Gerçek firkateynin gerçek radar konsolundaki gerçek subay, gerçek ekranda gördüğü sanal hedefe sanal bir güdümlü füze gönderebiliyor. Bu sanal füzeyi, simülatördeki gerçek pilot, radar ekranında görebiliyor, birlikte kol uçuşu yaptığı yapay zeka tarafından idare edilen sanal uçağa uyarı gönderebiliyor. Sanal uçak, sanal füzeden kaçınmayı başarıp, gerçek radar operatörünü gerçekten kızdırabiliyor.


LVC, dünya çapında henüz doğum sancıları çeken bir uygulama. Ancak helvayı yapmak için gerekli tüm malzemeler mevcut. Daha kısıtlı ölçekte denemeleri başta ABD, İngiltere, İsrail ve Türkiye olmak üzere yapılmakta ve gidişat kesinlikle bu yönde. Ama şu anki hali ile bile, simülasyon teknolojileri eğitim masraf ve sürelerinden çok ciddi tasarruf etmeyi mümkün kılmış durumda.

Eğitimin tamamını değilse bile önemli bir kısmını simülasyon sistemleri ile vererek:

1. Gerçek hayatta uygulanması zor, maliyetli ya da riskli durumları taklit (simüle!!!) etmek mümkün. Söz gelimi fırtınalı bir havada çamura batmış bir tankın düşman ateşi altında nasıl kurtarılacağının eğitimi. Denemek isteyen var mı?

2. Tüm eğitim bilgisayar ve ağ ortamında gerçekleştirilmekte olduğu için, takip edilmesi, ölçülmesi ve ölçeklendirilmesi çok kolay. Bir öğrencinin tamamen aynı ortam şartlarında aldığı kararları ve verdiği yanıtları kaydetmek, tasniflendirmek, diğer öğrencilerle karşılaştırmak ve zaman içindeki değişimini takip etmek mümkün. Böylelikle eğitim sürecinin daha nesnel, bilimsel ve gelişime açık olması sağlanabiliyor.

3. İşletme ve idame masraflarından ciddi oranda tasarruf sağlanabiliyor. Eğitim görevleri için ayrılan sistem, ön hat kullanımından ayrılmış olacağı için harbe hazırlık seviyesi düşebiliyor. Öte yandan bu sistemin kullanımı, bakımı ve sair giderleri ciddi maliyet kalemleri olabiliyor. Ancak öte yandan simülasyon sistemini işler durumda tutmak üzere neredeyse tek harcanan şey elektrik parası. Ve dahası 7 gün 24 saat çalıştırmak mümkün.

Tüm bunların üstüne işlemcilerin artan kabiliyetlerini ekleyin. F-22 Raptor ve F-35 Lightning II uçaklarının neden iki kişilik eğitim türevlerinin olmadığı ortaya çıkar.

Simülasyon teknolojilerinin personel ya da ekibi idare edecekleri sisteme hazırlamanın yanında, farklı durum ve kararlara etkili bir şekilde hazırlayabilmek gibi bir artıları da var. Karşılaşılması muhtemel tehdit, risk ya da çatışma koşullarının, gerçeğe mümkün olan en yakın şekilde simüle edilmesi, bu durumlar altında hangi kararların hangi sonuçları doğurabileceğinin tespiti, en iyi davranış ve karar yöntem ve dizgelerinin oluşturulması gibi süreçler için de ideal birer ortam sunmaktalar. Aynı şekilde gerçekleşmiş bir durumun analizi için de kullanılabiliyorlar. Örneğin bir konvoy pususu olayında, bölgede bir İHA’nın ya da bir keşif helikopterinin bulunmasının sonuca nasıl etki sağlayabileceğinin değerlendirilmesi gibi. Buradan da simülasyon teknolojilerinin sadece eğitim değil, karar destek unsuru olarak da kullanılmasının önü açılıyor. İhtiyaç tanımlama, ihtiyaç belirleme, ihtiyacın niteliklerini saptama ve sonrasında proje ve tedarik yönetimi gibi süreçlerde analitik bir araç olarak kullanılabiliyorlar.

Özetle simülasyon teknolojileri:

1. Personele, kullanacağı sistemi ya da idare edeceği birliği tanıtıyor, zaaf ve avantajlarını nesnel bir biçimde tespit etme imkanı sağlıyor,

2. Personeli, kullanacağı sistemle ilgili her türlü uç durum ve koşula hazırlıyor, kendi sınırlarını ve sistemin sınırlarını sınamasına imkân veriyor,

3. Karar alıcıların, ihtiyaçlarını somut ve nesnel bir biçimde tespit etmelerini mümkün kılıyor; açıkları, eksikleri ve boşlukları gösteriyor.

“Kendini bilmek” için daha iyi bir yöntem düşünemiyorum.


Düşmanını Bil

Sir Basil Liddel Hart, İkinci Dünya Savaşı’nda Alman ordusuna komuta etmiş generallerle yaptığı söyleşiler sonucu ortaya çıkardığı ve Kastaş Yayınları tarafından Türkçe’ye kazandırılan “The Other Side of the Hill” adlı eserinin önsözünde, İrlandalı devlet adamı John Wilson Croker’ın “Mektuplar ve Günlükler” adlı eserine atıfta bulunur. Aktardığına göre Croker ve Wellington Dükü Arthur Wellesley, birlikte yaptıkları gezilerde, önlerine çıkan tepelerin ardında ne tür bir arazi ile karşılaşacaklarını tahmin etmeye çalışırlar. Wellington her seferinde tepenin ardındaki arazi yapısını doğru biçimde tahmin eder. Bu duruma hayret eden Croker’ın aldığı yanıt “tüm hayatımı tepenin öbür yanında ne olduğunu tahmin etmeye çalıştım” olur.

Tepenin öbür yanını bilmek, “kafadan sallamak” ile mümkün değildir. Tepenin öbür yanını görebilmek için öncelikle tepenin bu tarafını iyi bilmek gerekir. Dolayısıyla hasmın durum, tutum ve davranışlarını bilmek ve öngörmek, kendini bilmekten geçer.

Davud, Calût’a taşı atarken sadece kendi kabiliyet ve zaaflarının farkında değildi. Hangi özelliğinin Calût’un hangi dezavantajına galip geleceğini, hangi özelliğinin ise Calût karşısında etkisiz olacağını biliyordu. Bu yüzden Calût’un suratına yumruk atmaya çalışmadı, onun zırhının zayıf olduğu yere çok iyi kullanabildiği sapan ile uzaktan taş atmayı tercih etti.

Resim yavaş yavaş netleşiyor ve asırlardır aşikâr olan şey tekrar gösteriyor kendini. Bilmek ve bilgiye sahip olmak en büyük caydırıcılıktır.

Planlama, karar destek ve eğitim süreçlerinin çehresini bu kadar muazzam bir şekilde değiştiren teknolojinin, gözetleme, keşif ve bilgi toplama işlevlerine de el atmamış olması mümkün değildi. Enerjinin değişik hal ve tayflarını kullanan algılayıcıların menzilleri, kabiliyet ve zekaları arttı. Elektrooptik ya da elektromanyetik algılayıcılar ile uzay da dahil olmak üzere her ortamda haritalama, hareket eden nesneleri tespit ve takip etme, bir stadyum dolusu insanın arasında belirli bir yüzü seçme gibi şeyler yapılabiliyor. Bunlara ilaveten elektronik istihbarat sistemleri ile mahalle, bölge ya da ülke ölçeğindeki bir alandaki her türlü iletişimi kesmek, karıştırmak ya da sadece izlemek mümkün.

Düşmanı bilmek ya da tepenin ardını tahmin etmek için çok uzun mesafelerden gerçek zamanlı, kesin ve net bilgiler toplanabiliyor. Bu hem büyük bir kabiliyet artışı hem de sorunun kendisi. Çünkü bu, birim zamanda muazzam bir bilgi akışına neden oluyor hem de bir avantaja (ya da silaha) dönüşmesi daha da zorlaşıyor.

Birim zamanda akan bilgi akışı ile başetmek “durumu bilmek” ile ilgili ve özünde bir muhakeme yeteneğinin mevcudiyetini gerektiriyor. Dolayısıyla bu, bir sonraki maddenin konusu. Ancak bilgi akışının debisindeki artış ile başetmek, düşmanı bilmenin esas anahtarı. Çünkü düşman hakkında toplanan bilgi ancak, düşman bu durumdan ne kadar az haberdar ise bir silah niteliği taşır.

Robot dostlarımız burada bize yeni imkânlar sunmakta.

İnsansız hava araçlarını (İHA) özel kılan şey içerdikleri teknoloji değil. Bowden’ın da makalesinde işaret ettiği üzere aslında İHA’lar çok büyük devrimsel teknolojiler içermiyorlar. Kullandıkları algılayıcı sistemler üç aşağı beş yukarı zaten insanlı araçlarda kullanılmaktaydılar. Uydu iletişim ve veri bağı (datalink) sistemleri prensip olarak çok uzun süredir televizyon ve telekomünikasyon şirketleri tarafından zaten kullanılıyordu. Motorları bir pikap motorundan daha gelişmiş değil ya da gövde olarak cam elyaf malzemeden mamul bir planörden çok daha fazlası değiller.

İHA’ları özel kılan şey, halihazırda var olan teknolojileri yenilikçi bir şekilde bir araya getirmeleri, varolan ve giderek büyüyen bir ihtiyaca etkili bir şekilde yanıt verebilmeleridir. İnovasyon da zaten böyle bir şey değil midir?

İHA’yı bir nevi deus ex machina haline getiren, kullanana verdiği rakipsizlik halidir. Hedef, farkına bile varmadan saatler hatta günler boyunca takip edilebilir. İHA üzerindeki farklı algılayıcılar sadece hedefin hareketlerini takip etmekle kalmaz, diğer veri kaynakları ile birleştirilerek ortaya çok daha geniş ve çok katmanlı bir istihbarat resmi çıkmasını da sağlayabilir. Dolayısıyla düşman, onun hakkında ne kadar bilgiye erişildiğini bilemez. Burada bilginin bir silaha dönüşmesinde hayati derecede rol oynarlar.

Sundukları bu olanak, İHA’ların avuç içi boyutlarından 48 saat havada kalabilen iş jeti büyüklüğünde olanlarına kadar çok çeşitli tiplerinin geliştirilmesine de yol açtı elbet. Bir bölük seviyesindeki birliğin sütre gerisi ya da iki sokak ilerisindeki düşman yerleşimi hakkında bilgi toplama ihtiyacından tutun, stratejik öneme sahip bir su yolundaki tüm deniz trafiğinin izlenmesine kadar. Amaç aynıdır, bilgi toplamak.

İHA’lar bilgiyi toplarken belli başlı algılayıcı tiplerinden üç tanesini kullanırlar: Elektrooptik kameralar, radarlar ve elektronik istihbarat (ELINT / SIGINT) sistemleri. Elektrooptik kamera sistemleri genelde gündüz ve gece görüş kameraları ve ısıl (termal) görüş sistemlerinden oluşur. Görüntüyü farklı tayflarda algılar ve ilave bilgilerle (konum, yönelim, irtifa vb) sunarlar. Bu kameraların sunduğu görüntü kalitesini tahmin etmek zor değil; evlerimizdeki fotoğraf makinaları ve cep telefonlarının kamera kalitesini düşünmek yeterli ipucu sağlayacaktır. Radar sistemleri ise, özellikle sentetik açıklıklı radarlar ile 3 boyutlu haritalandırma ve hareketli hedef tespiti dahil oldukça egzotik kabiliyetlere sahiptir. Belli bir bölgenin yükseklik verisinin çıkartılması, belli bir bölgedeki hareketliliğin tespiti vb gibi amaçlarla kullanılabilirler. ELINT / SIGINT sistemleri ise elektromanyetik her türlü yayını tespit edip sınıflandırıp bildirebilirler. Düşmanın konuşlandırdığı yeni bir tip radarın tespiti, iki hedef arasındaki cep telefonu görüşmesinin izlenmesi gibi istihbari işlevlerde kullanılabilirler.

Dolayısıyla, söz gelimi havada 24 saat kalma kabiliyetine sahip bir İHA, üzerinde uçtuğu bölge hakkında birim zamanda yüklüce bir veri toplayabilen bir unsurdur.

Uçan robotların bu erişilmezlikleri ve sundukları kudret, aynı zamanda lanetleri de. Özellikle onları kullananlar için. Eski bir yazımda anlattığım öykünün kahramanına bakalım mesela:

Sabah 0830... Mesainiz başlıyor. Komutanınızdan brifinginizi alıyor, sıcaklığı klimalarla sabit tutulan hafif serin "ofisinize", elinizde kahveniz, koltuğunuzun altında rapor ve talimnamelerle yollanıyorsunuz. Minderli, rahat operatör koltuğunuza oturup vardiyayı devralıyorsunuz. Kumanda ettiğiniz İHA, yaklaşık 5 saattir uçmakta, oturduğunuz koltuktan birkaç yüz km öteden önünüzdeki ekranlara kızılaltı, elektromanyetik ve görünür tayfta veri basmakta. Altınızdaki yolları, dağları, patikaları inceliyor, şüpheli gördüğünüz araç ve şahıslara zoom yapıyorsunuz.

Kısa süre sonra uçtuğunuz (uçtuğunuz? siz mi uçuyorsunuz ki aslında?) bölgenin yakınlarındaki bir dost birliğe saldırı düzenlendiği haberi geliyor. İHA'yı o bölgeye yönlendiriyorsunuz. Arkadaşlarınız ile düşman askerleri neredeyse göğüs göğüse çatışmaya girmişler. Kameralarınız birbiri ardına ateşlenen tüfek, roket ve bombaların parlamalarını olanca sevimliliği ile sunuyor size. Ekranda bir insan figürünün koşarak bir mevziye girdiğini, o mevzideki diğer insan figürünü muhtemelen süngü ile deştiğini görüyorsunuz. Beriki mevzideki boğuşmayı, yakındaki şiddetli bir patlama beraberlikle nihayetlendiriyor. Neden sonra gelen emirle İHA'yı, çatışma bölgesinin yakınlarındaki bir patiyaya yönlendiriyorsunuz: Düşmana takviyeye gelen birliklere saldıracaksınız. Eğilmiş şekilde yürüyen insan figürlerini görüyorsunuz, yanlarında silahlar ve çantaları var, muhtemelen cephane ve sıhhi malzeme dolu. Ekranın ortasındaki artıkılı grubun üzerine getiriyorsunuz, sağ elinizdeki joystick üzerindeki minik kapağı parmak devinimi ile açıyorsunuz, açığa çıkan kırmızı düğmeye iki kere basıyorsunuz. Kamerada ufak bir sarsıntı oluyor; salınan lazer güdümlü bombadan kurtulan İHA'nın rahatlaması bu. Kamera ile takibe devam ediyorsunuz sızmaya gelen grubu, bir süre sonra ekranda sevimli iki patlama görüyorsunuz, parlamaların şiddetinden kızılaltı tayfta görüntü veren ekranda telaşlı bir şaşkınlık oluşuyor sanki, körleşiyor bir an elektrooptik gözleriniz... Toz ve duman kümesi aralanınca geride yüksek çözünürlüklü vücut parçaları görüyorsunuz, birkaç tane de sürünen insan figürü.

Derken omzunuzda bir el hissediyorsunuz. Mesainiz bitmiş. Arkadaşınız vardiyayı devralmaya gelmiş. Ekran başındayken içtiğiniz dördüncü kahvenin buz gibi olmuş son yudumunu çekip kalkıyorsunuz. Komutanınıza brifinginizi veriyorsunuz. Arabanıza biniyorsunuz - o ne! Benzininiz bitmek üzere. Kızı okuldan almak lazım, karnabahar sipariş etmişti hanım. Yanında köfte de yapar mı acaba? Trafik açık çok şükür, 15 dakikada evdesiniz. Akşam televizyonda maçı seyrederken uyuyakalacaksınız, dünkü ve önceki günkü gibi. Nasıl olsa geceleri fazla uyuyamıyorsunuz artık... Haberlerde sizin birkaç yüz km öteden müdahil olduğunuz kanlı çatışma ile ilgili görüntüleri kaçırdınız bu arada...

Fiziksel olarak müdahil olunmayan savaşın vahşetini psikolojik boyutta yaşayacak olan bu pilotlar, daha doğrusu operatörler nasıl bir yükle karşı karşıyalar? Bu askerler savaşçı olarak nitelendirilebilir mi? Bu askerlerin karşı karşıya oldukları psikolojik yük, onlar için bir teşvik ve ödüllendirme mekanizması kurulmasına cevaz verir mi? Bu son soru mesela, kısa süre önce ABD’de yoğun tartışmalara ve özellikle savaş gazilerinin sert tepkilerine neden olmuştu. İHA’lar sadece savaşuzayının koşullarını değiştirmekle kalmadılar yani; birçok sosyal ve hukuki sorunu da beraberlerinde getirdiler.

Bu sorunlardan bir diğeri de ulusal ve uluslararası hukuk ve etik normları.

İHA’nın “şoför koltuğundaki” operatör, bir bakıma erişilmez bir kudrete sahip. Özellikle eğer silahlı bir İHA’ya kumanda ediyorsa bu sorumluluk ve güç de katlanarak artıyor. Dolayısıyla uçtuğu görev bir infaz sortisi haline de gelebiliyor. Bu durumda da, hedefteki şahıs ya da grubun imha edilmesinin gerekliliğinin nasıl belirleneceği gibi bir sorun ortaya çıkıyor. Bu önemli, zira İHA’lar, yapıları gereği ağırlıklı olarak kendilerine tehdit olmayan hava sahaları içinde uçuyorlar; düşman hava savunmasının ya da savaş uçağı mevcudiyetinin olduğu durumlarda havada kalmaları pek kolay değil.

Söz gelimi Pakistan hava sahasında uçmakta olan bir MQ-9 Reaper İHA’sının tespit ettiği bir El Kaide militanının, öldürülmesi gerektiğine kim, nasıl karar verecek? Bu şahsın öldürülmesinin kısa ve uzun dönem politik, siyasi ve askeri sonuçları ne olacak? Bu kişi meşru bir savaş içindeki meşru bir hedef midir yoksa yakalanıp yargılanması gereken bir suçlu mu? Yabancı ülke topraklarında düzenlenecek böyle bir suikast operasyonunun ulusal çıkarlar doğrultusunda gerekliliği nasıl bir karar alma mekanizması sonucu tespit edilecek? Bu karar alma mekanizmasına, dost / müttefik ülkenin ilgili kurumları dahil edilecek mi ya da ne derece dahil olacaklar? Söz konusu operasyon “tali hasara” (collateral damage) neden olup sivil can ve mal kaybı ortaya çıkarsa sorumlu kim olacak, nasıl bir tazminat süreci işleyecek? Bunlar muhtemelen en basit sorular konuyla ilgili.

Konunun askeri – teknik açıdan bir başka boyutu da var, değindiğim gibi. Halen görevdeki İHA’lar, güvenliği sağlanmış ve tehditten arındırılmış hava sahalarında (uncontested airspace) uçuyorlar. Afganistan, Irak, Libya, Somali, Yemen gibi ülkeler üzerinde uçmak çok büyük problem değildi. Ancak hava savunma mekanizması işler durumda olan bir hasıma karşı işin rengi değişecektir. Orta halli bir hava savunma sistemi ya da doğru yönlendirilmiş bir avcı uçağı ve hatta bazı durumlarda silahlı bir helikopter bile bir İHA’yı kolaylıkla düşürebilir. Dolayısıyla İHA’nın uçacağı bölgede hava hakimiyetinin sağlanması ya da en azından tehditlerin ona ulaşmadan bertaraf edilmesi gerekir. Bu da İHA’nın en önemli silahı olan gizlilik avantajına karşı bir risk teşkil eder. Bunun bir çaresi, İHA’yı kendini koruyabilecek ve / veya düşman algılayıcılarından sakınabilecek şekilde tasarlamak olabilir. Pahalı, zahmetli ve zor bir yöntem olur bu. İHA’ların çıkış amacı neydi bu arada? Personelin hayatını riske atmamak ve insanlı platformlara kıyasla çok daha uzun süre kesintisiz keşif / gözetleme (persistent surveillance) yapabilmek listenin ilk iki sırasındaydı. Ama öyle görünüyor ki İHA’lar, geliştirme ve kullanım giderleri açısından insanlı akranlarını yakalamak üzereler.

İHA’nın kendini koruyabilmesi bir konu, ama bu araçların gerçekten anlamlı bir kuvvet çarpanı olabilmesi için stratejik bir mimari içinde kurgulanmaları gerekli. Yani bir bölge üzerinde bir İHA uçurmak ile o hedefi “BBG evi” gibi gözetleme imkanına kavuşmuş olmuyorsunuz. ABD havacılık çevrelerinde yaygın kullanılan tabiri ile “gazoz pipeti” ile arama yapmaktan çok fazla bir farkı yok. Çünkü sonunda İHA’ların en temel sensörü bir kamera. Bu açıdan bakıldığında da, televizyon kanallarının kamera monteli canlı yayın helikopterlerinden çok fazla bir farkları kalmıyor. Uçarken belli bir patern boyunca sürekli tarama yapmanız ve şanslıysanız bulduğunuz hedefi takip edebilmeniz lazım. Bu takip esnasında da doğal olarak üzerinde uçtuğunuz bölgedeki diğer tehdit ve hedefleri de kaçırıyor olacaksınız.

Bunun çaresi, İHA’ları belli bir konsept ve strateji dahilinde yönetmek. Uçacakları yörüngelerin ve bölgelerin dikkatli şekilde analiz edilmesi, iç içe geçmiş kapsama alanlarının oluşturulması, İHA manevra yaparken ya da hava şartları nedeniyle görüşte veya kapsama alanında zafiyet oluşacaksa bunun önceden kestirilebilmesi gerekli. Buna göre de her bir görevin titizlikle planlanması lazım. Bu, klasik taktik keşif görevlerinin planlanmasından biraz daha farklı bir süreci gerektiriyor, zira görevi icra edecek uçaklar o bölgede 10, 12 belki 24 saat uçacaklar.

Yeni geliştirilen bir başka çözüm yolu da İHA’nın taşıdığı sensörlerin sayısını artırmak, çeşitlendirmek. Geniş bir alanı panoramik olarak tarayabilen Gorgon Stare böyle bir sistem örneğin. Prensip – yine – çok devrimsel değil, özünde yan yana monte edilmiş çok sayıda kameradan oluşuyor. Esas sihri ise, içinde, içindeki yazılımda. Çok geniş bir alanda aynı anda farklı sektörlerde otomatik arama / tarama yapabiliyor, görüntü eşleştirme (image recognition) kabiliyeti ile belirlenen bir hedefi kendisi seçip takip edebiliyor ve kim bilir daha neler.

Kolayca tahmin edilebileceği gibi, İHA’nın “görmesi” tek başına çok fazla anlam ifade etmiyor. Elde edilen görüntünün anlam kazanması için işlenmesi, kıymetlendirilmesi, süzgeçten geçirilmesi gerekli. Bunun için de bir sinir sistemi var olmalı. Eğer İHA aldığı görüntüyü sadece yerdeki kontrol istasyonuna aktarıyorsa, bu çok büyük bir önem taşımaz. Zira İHA’nın elde ettiği verinin toplanma, işlenme ve kıymetlendirilme kapasitesi sadece o yer istasyonunun kendi gücü ve imkânları ile sınırlı olacaktır.

Dolayısıyla İHA, bir sinir sistemine bağlı bir duyu organı gibi kurgulanmalı. Aldığı veriyi sadece yer istasyonu ile değil, doğrudan veya dolaylı şekilde diğer ilgili birimlerle de paylaşabilmeli. Ama nasıl? Dünyamız yuvarlak, atmosferi var, arazi engebeleri var, elektronik harp uygulayabilecek düşmanlarla dolu. İHA, elde ettiği bilgiyi nasıl paylaşacak?

Bunun iki yolu var. Ya doğrudan yer kontrol istasyonuna aktaracak (Line of Sight; LoS) ve bilgi oradan dağıtıma sokulacak; ya da uydu muhabere sistemleri ile (SATCOM) çok uzak mesafelere gönderilecek. LoS iletişimi görece daha güvenli gibi, zira İHA ve yer kontrol istasyonu arasında tek bir kriptolu, güvenli veri bağı mevcut. Arada aracılar ya da başka anten, araç – gereç yok. İletişime sızmak daha zor. Ancak bu yöntemin dezavantajı, İHA’nın çift yönlü iletişim kurabileceği mesafenin sınırlı olması. Atmosfer koşulları, sinyal gücü vb nedenlerle en fazla 200 – 250km mesafelere kadar LoS bağı kurulabiliyor. Yerel amaçlarla ya da taktik seviyelerde kullanılacak İHA’lar için çok büyük bir sorun değil ancak uzak mesafelerde uzun süre havada kalacak bir sistem için yetersiz kalacağı ortada.

SATCOM çözümü, uzun süre havada kalan İHA’lar için neredeyse standartlaşmış çözüm. Dünya yörüngesindeki bir iletişim uydusu, telsiz röle istasyonu görevi görüyor. Bu uydu, yörüngesinin özellikleri gereği birbirinden yüzlerce, hatta belki binlerce km mesafedeki yer istasyon(lar)ı ve İHA’yı aynı anda görebildiği için ikisi arasındaki iletişimi de kurabiliyor. Çok uzaklardan operasyon yürütmek için en iyi yöntem ama iki dezavantajı var: 1. Uzak mesafelerden sinyal iletimi için harcanacak süre (canlı TV yayınlarından hatırlayın) bazen kritik olabiliyor, 2. Düşmanın elektronik harp sistem ve teknikleri gelişmiş ise eğer, araya girip karıştırma ve bozma uygulanabiliyor. Sinyal iletimindeki gecikme (latency) gözetleme görevi için çok büyük mahsur olmayabilir ama söz gelimi iniş ve kalkış gibi kritik aşamalarda risk büyüyebiliyor. Bu nedenle SATCOM ile idare edilen İHA’larda çoğu zaman iniş ve kalkış görevlerini, pistteki seyyar yer kontrol istasyonları devralıyor; görevin geri kalanı binlerce km öteden idare ediliyor.

İkisinin arasındaki bir çözüm ise, yer kontrol istasyonunu tamamen seyyar hale getirip, İHA’nın görev yapacağı bölgenin yeteri kadar yakınına kurmak, buradan da istasyonun telsiz ya da telli altyapı ile diğer unsur ve merkezlerle iletişimini sağlama. Sinyal gecikmesi burada da devreye girebiliyor ancak görevle ilgili tüm zaman-hassas işlemler LoS mesafesindeki istasyon tarafından yapılacağı için mahsuru görece az. Bu tür bir çözüm, denizaşırı görevler için her zaman en ideali olmayabilir, zira İHA’nın görev yapacağı bölgenin 200 – 250km civarında dost ve müttefik bir üs bulmak ve buraya konuşlanmak her zaman kolay olmayacaktır. Burada da bu tür görevlerin uluslararası ilişkiler ve diploması boyutu öne çıkıyor.

19’ncu yüzyılda zırhlı savaş gemileri ülkelerin en önemli asker-diplomatlarıydı ama görünen o ki 21’nci yüzyılda İHA’lar bu görevi devralacak.

Bu kadar güzellemenin ardından İHA’ların tek başlarına çare olmadıklarını ve muhtemelen çok uzun bir süre de tek çare olmayacaklarını iddia etmek abes kaçabilir. Ama durum bu.

Nedendir bilinmez, ABD’nin “JSF (Joint Strike Fighter; Müşterek Taarruz Uçağı) projesi, insanlı son savaş uçağı olacak, ondan sonraki nesil tamamen insansız savaş uçaklarının olacak” iddiası, bu projeye katılan müttefikler içinde en çok Türkiye’de büyük bir taraftar kitlesi buldu kendine. ABD bu söylem ve iddiasını resmî olarak terk edeli çok uzun zaman oldu. Yerine konsept ve vizyonunu insanlı ve insansız sistemlerin birbirini tamamlaması üzerine kurdu. Bunun sebebi öncelikle, yapay zeka ve algılayıcı teknolojilerinin savaşuzayında robotların hakim olmasını görünür gelecekte mümkün kılacak kapasitede ve hızla gelişmemesi. Daha doğrusu, mevcut ivme ile ihtiyaçlara uzun süre tam yanıt verilmesinin olanaksızlığı.

İHA’ları, “her şeyi gören ve bilen” insansız uçaklar olarak görmek isabetli değil. Anlaşılacağı üzere bu sistemler ancak ve ancak, bir mimari içinde, diğer unsurlarla eşgüdümlü olarak kullanılırlarsa işe yarıyorlar. Yani başka bir deyişle İHA’nın tek başına bilgi toplaması ve bunu iletmesi yeterli değil. Bu bilginin başka kaynaklardan gelen bilgilerle desteklenmesi ve ortaya müşterek bir resmin çıkartılması gerekiyor.

Özellikle muharebe ortamında ya da düşman tehdidinin bulunduğu durumlarda İHA’ları ön safta göndermek akıllıca değil. Dahası bu uçakların henüz yetemediği performans ve muharebe yeteneklerinin kullanılması gereke görev ve durumlar da mevcut. Bu yüzden insanlı platformlar hala varlıklarını sürdürüyorlar. Bir iş jeti ya da turboprop motorlu hafif bir yolcu uçağına takılacak birkaç iletişim ve keşif / gözetleme sistemi, gayet ucuz bir istihbarat unsuru elde etmenizi sağlıyor. Bu uçakların bir başka artısı da, gövdelerinin ve faydalı yük (payload)  taşıma kapasitelerinin İHA’lara göre çok daha fazla olması. Bir sistemi kolayca başka biri ile değiştirebiliyor, uçağı farklı görevlere uyarlayabiliyorsunuz. Beechcraft King Air 350 modelinde bu konsept uygulandı ve Irak ve Afganistan’daki başarılarının ardından muazzam bir satış grafiği yakaladı.

Ancak bu sistemlerin de kendilerine göre mahsurları var. Öncelikle üzerlerinde taşıdıkları sistemleri, o uçakla birlikte uçan operatörler kullanıyor. Dolayısıyla sistemin bir bütün olarak etkinliği ve verimliliği, havada birkaç bin metre irtifadaki küçük bir kabinde ve bir pilot koltuğunda 6, 8 ya da 10 saat oturup önündeki monitörlere bakarak iş yapan bir subayın verimliliğine bağlı. Sistemleri çok daha büyük uçaklara monte etmek bir çözüm, mürettebatın dönüşümlü görev yapmasına, yorulan personelin kestirmesini sağlayacak imkânlara sahip büyük bir yolcu ya da nakliye uçağı gövdesi de kullanılabilir. Ama burada da böyle büyük bir gövdeyi tedarik etmenin ve onu tadil etmenin maliyet ve külfetinin, elde edilecek sonuca değip değmeyeceği sorusu / sorunu devreye giriyor. Sensör ve iletişim sistemleri ile donatılmış bir C-130’u taktik keşif / gözetleme görevine atamak pek akıllıca olmaz.

Amaç – araç uyumu dengesini iyi kurabilmek gerek.

Yükselen bir başka trend ise, “swing role” konsepti. Yine hava kuvvetleri kökenli, ancak temel felsefe kara ve deniz muharebelerine de uyarlanabilecek nitelikte. Burada esas felsefe, sistemin değişik tipteki görevlere kolayca, ilave işgücü ya da maliyet gerektirmeden uyarlanabilmesi. Bir savaş uçağının bombardıman görevi ile kalkıp, anlık değişen koşullara göre keşif / gözetleme görevi üstlenebilmesi gibi. Sonuçta algılayıcı sistem taşıyan her araç aynı zamanda keşif de yapabilir. Keşif yapmak 21’nci yüzyılın savaşuzayı için yeterli değil; yapılan keşfi diğer dost unsurlarla da paylaşabilmek gerekli. Dolayısıyla güvenli veri bağı (datalink) sistemleri ile donatılmaları şart.

İnsanlı ve insansız hava, kara ve deniz araçları arasındaki böyle bir kompleks veri bağları bütünü aslında bir çeşit sinir sistemi teşkil ediyor. Gövdenin her bir uç noktası aynı zamanda bir duyu organı gibi çalışabiliyor. Bir firkateyn, üzerinde taşıdığı radar ve elektronik istihbarat sistemleri ile havadaki bir taktik savaş uçağına hedef bilgisi paslayabilir. Uçak, radarını bile açmadan önündeki birkaç yüz km’lik alandaki taktik durumu net bir şekilde görebilir, bu bilgiyi kolunda uçan diğer uçaklarla paylaşabilir. Bu hedeflerden en önemli tehdide karşı ateşleyeceği füzeyi uçuş aşamasında karadaki bir özel kuvvet timi güdümleyebilir. Keşif timi, bu esnada bölgede uçan İHA’nın kamerasının kontrolünü devralarak içinde bulundukları araziye kuşbakışı bir şekilde bakabilirler. Bu sırada da hedefine varmış olan füze, güdüm kontrol sistemindeki görüntü eşleştirme kabiliyeti ile hedefini en uygun açıdan vuracak şekilde düzeltme manevraları yapıyor olabilir.

Tüm bu tantana, düşmanın durumunu farklı açılardan, farklı gözlerden, farklı kulaklardan elde edilen bilgilerin paylaşılmasıyla oluşturulan yekpâre bir bilinç, yekpare bir resim ile mümkün. Bu kabiliyete ancak insanlı ve insansız sistemlerin birbiri ile uyum içinde çalıştığı mekanizmalar erişebilecek.

İnsanlı – insansız karma orduların çağı geliyor. Siviller olarak gündelik hayatımızda bu konsepte gayet alışığız aslında: Cep telefonumuza konuşarak yazdıracağımız mesajı dikte ettirebiliyoruz, çektiğimiz fotoğrafı Facebook’ta paylaşırken, telefonumuzda bile kurulu olmayan bir yazılım binlerce km ötedeki sunucu üzerinde çalışarak fotoğraf üzerindeki arkadaşlarımızın yüzlerini tanıyıp onları etiketlendirebiliyor. Ya da aşırı hız yaptığımızı tespit eden kamera, plakamızı otomatik olarak okuyup, sistemde kayıtlı adresimize e-posta ile trafik ceza makbuzunu gönderiyor, biz de ödüyoruz. İnsan ile makina zaten iç içe girmiş durumda.

Bu iç içelik, bilgi toplaması konusunda da orduların gündemine giriyor. Aslında bu açıdan bakıldığında rollerin değişmiş olduğu iddia edilebilir: Geçen yüzyılda teknolojinin öncüsü ordulardı: Savunma teknolojilerinin yan ürünleri ya da türevleri sivil kullanıma sunulurdu. Şimdi pilotlar etkileşimli harita uygulaması için kokpite iPad alıyor, yerdeki birlikler acil atış desteği gerektiğinde birbirlerini iPhone ile arıyor, mini İHA operatörleri için, sivil hayattan aşina oldukları PlayStation kumanda konsolları kullanılıyor vb. Sivil ve askeri teknolojiler arasındaki sınırlar belirsizleşiyor. Yöntem ve teknolojilerin sayı ve çeşidi artıyor ama amaç aynı:

Düşmanı bilmek.


Durumu bil

Davud, Calût’a taşı atarken en uygun anı kolluyordu. Calût’un ileri doğru hamle yaptığı ve gardının düştüğü anı bekledi sapanını kullanmak için. Taşı, karşısındaki devi görür görmez atmadı. En uygun anda, belki de tek fırsat anında attı. Kendini biliyordu, düşmanını biliyordu, zamana ve duruma da hakimdi.

Durumsal farkındalık (situational awareness) olarak kavramsallaştırılan bir hal bu. Duruma ve koşullara bilgi aracılığı ile hakim olmak, özünde bir muhakeme yetisini barındırıyor. Başka bir deyişle çok farklı kaynaklardan akan ve hatta yağan bilgileri değerlendirme, anlamlı hale getirme ve bunlardan büyük manzarayı çıkartabilme yeteneği de denebilir.

Legolarla oynamak gibi; bütünü bileşenlerine ayırmak ve bileşenlerden bütüne ulaşmak.

Çoğu yerde ICT (Information and Communication Technologies) olarak geçen iletişim ve bilişim teknolojileri, savaşuzayındaki her bir unsurun birbirine çok sayıda farklı kanalla bağlanmasını sağladı. Bir ordunun ya da bir birliğin, birbirine telli ve telsiz ağlarla bağlandığı bir yapı artık söz konusu. Bu yapının omurgasını teşkil eden iletişim ağları, birim zamanda akan milyarca veriyi taşıyabiliyor: Dost ve düşman birliklerin konumu, hareketleri, hava ve ortam koşulları, sistemlerin harbe hazırlık seviyeleri, arıza ve hasar durumları vs.

Çok da uzak olmayan bir gelecekte, en ön saftaki piyadeden gökyüzündeki savaş uçağına, denizaltıdan tanka bir ordunun her bir “unsur”unun bir IP numarası olabilir. Bu IP tabanlı mimari ile birbirine bağlanan asker, araç ve sistemler, topladıkları bilgileri çok çeşitli kanallarla paylaşabilirler. Bu bilgiler, çeşitli düğüm noktalarında toplanıp derlenebilir, analiz ve kıymetlendirmeye tabi tutularak dağıtılabilirler. Sonuçta da her bir unsur seviye ve görevine göre ihtiyaç duyacağı bilgiye, gerçek ya da gerçeğe yakın zamanlı olarak erişebilir.

Böylesine bir sinir sistemi ile beslenen mekanizma, gelişen yapay zeka, simülasyon ve bilişim teknolojilerinin de yardımıyla, gerçek zamanlı karar destek sistemleri ile de takviye edilebilir. Söz gelimi sınır hattında bir üs bölgesine düzenlenecek operasyon için en uygun birliklerin ve harekât usûl ve tarzının seçilmesi, bu birliklerin hangi istihbarat ve elektronik harp unsurları ile nasıl destekleneceğinin belirlenmesi gibi analizler için simülasyon tabanlı karar destek sistemleri kullanılabilir. Envanterdeki çok sayıda farklı sensör ve silaha sahip unsurlardan göreve en uygunun belirlenmesi için günler ya da saatler sürebilecek hesaplama ve analiz çalışmaları, simülasyon teknolojileri ile saniyeler mertebesine indirgenebilir.
Etten, kemikten, nörondan, fiber optik kablodan, çelikten ve bakır telden oluşan, elektrik sinyallerinin hem nörotransmitter madde hem de mikroişlemcilerden geçerek 1’lere ve 0’lara dönüştüğü bir çeşit sibernetik organizmadan bahsediyorum.

Son 10 – 15 yılın savunma teknolojileri gündeminde allanıp pullanmaktan artık boyası dökülen “ağ merkezli savaş” (NCW; network centric warfare) ya da “ağ destekli yetenek” (NEC; network enabled capability) ya da “ağ odaklı harekât” (NCO; network centric operations) gibi harf çorbalarından bahsetmiyorum. Ağ merkezli savaş özünde bir iletişim problemidir zaten ve bu problem yüzyıllar boyunca baki kalmıştır. Ağ merkezli savaş her askere bir yazılım tabanlı telsiz vermek demek değildir. Ağ merkezli savaş, tasvir etmeye çalıştığım mimariyi etkin bir biçimde işletebilmektir. Bu yapının mızrak ucundaki platformun kendisi değildir önemli olan. Vereceği etki ve yerinde, zamanında kullanılabilmesidir.

Tabi burada başka bir olgu da devreye giriyor. Böylesi bir mekanizmayı, daha doğrusu organizmayı münferit şekilde, çevresinden bağımsız olarak düşünmek mümkün değil. Bu mekanizma, ülkenin ekonomik, siyasi, kültürel vb diğer organizmaları ile mutlak surette iletişim ve etkileşim içinde olmak durumundadır. Askeri organizmanın elde ettiği bilgi ya da oluşturduğu resim, siyasi organizma için bir girdi teşkil edebilir. Bu karşılıklı bilgi, veri ve resim alış verişi ne kadar sağlıklı işlerse, karar alma ve eyleme sokma süreci de o kadar hızlı olur.

Zira biliyoruz ki, karar alma döngüsünü en hızlı tamamlayan hasmına üstünlük sağlar. Davud’a düelloda galibiyeti getiren buydu. Dev Calût belki Davud’dan daha hızlı koşabilirdi ama Davud kendini daha hızlı konumlandırdı ve kararını daha hızlı eyleme döktü; OODA döngüsünü daha hızlı tamamladı.

Kendini ve düşmanı iyi bilip, ortam koşullarının ve şartların en iyi farkında olan, bu bilgileri hedefe uygun şekilde tasnif edendir kazanan.

Yani önemli olan hız değil ivmedir.


Sapandan fırlatılan taş

Kinetik enerjiye dönüştürülmediği müddetçe potansiyel enerjinin hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktur. Özel kuvvetleriniz dünyanın tüm yarışmalarında birinci gelsin, araçlarınız tüm resmi geçitlerde göz kamaştırsın, tatbikatlarda tüm hedefleri 12’den vursunlar; amaç doğrultusunda koşturulmadıkları müddetçe değersizdirler. OODA döngüsü, eylem olmadan tamamlanmış sayılmaz. Kendini, hasmını ve durumu bilmek tek başına mücadeleyi kazandırmaz.

Yani Davud kendini ve düşmanının zayıf yanlarını ne kadar iyi bilirse bilsin, ne kadar çevik olursa olsun, o sapandan o taşı atmadığı müddetçe Calût’u haklayamaz.

Temmuz ayında yayınlanan bir söyleşide ABD Deniz Kuvvetleri’nden bir yetkili, çok ilginç şeyler söyledi mesela, bir sonraki nesil savaş uçakları ile ilgili:

... Örneğin biz Donanma Hava Sistemleri Komutanlığı'nda (NAVAIR; Naval Air Systems Command) geleceğin (savaş uçağı - A.M.) tasarımlarının açık mimariye sahip olacak şekilde tasarlanmış kamyonlardan biraz daha fazlası olacağı, bunlara değişik algılayıcılar, faydalı yükler ve silahlar takılabileceği ve sonuçta farklı zamanlarda farklı tipte görevler icra edilebileceği hakkında tartışıyoruz. Böylelikle bir jetin içine her şeyi sığdırmak gibi giderek daha da pahalı hale gelen bir şeyle uğraşılmayacak...

Benzer sözleri, daha önce aktardığım söyleşisinde İsviçre Hava Kuvvetleri eski komutanı Korgeneral Markus Gygax da söylemişti:

…Dünya geneline baktığımda, Gripen, Rafale, Eurofighter gibi kapsamlı tasarımlar ve en son nesil Rus yapımı Flanker gibi uçaklar, makûl maliyetlere sahip teknoloji harikası platformlardır. Ve önümüzdeki birkaç on yıl boyunca da böyle kalacaklar. Dolayısıyla, benim için uçak değil, taşıdığı sensör ve silahlar önemlidir. İşlemci gücü, durumsal farkındalık, insan-makina arayüzü – tüm bunlar uçak tipinden bağımsızdır…

F-16’nın ilk örneği ilk uçuşunu 1974 yılında gerçekleştirdi. 40 yılın sonunda bugün üretilen en yeni F-16 modeli, ilk modelle neredeyse hiçbir ortak alt sistem taşımıyor; motor kapasitesi ve performansı büyük oranda arttı, çok daha gelişmiş radar, elektronik sistemler ve silahlarla donatıldı. Ancak dış “kabuk” olarak F-16 üç aşağı beş yukarı aynı kaldı – en azından görsel olarak. F-35 daha üretim hattında iken bile uçuş kontrol yazılımlarının güncellemesi geliyor. Bir uçak seri üretim bandına girdikten çıkana kadar bile versiyon atlayabiliyor artık.

Sadece taktik savaş uçakları için değil, diğer platformlar için de bu yaklaşım söz konusu. Plaftormdan kabiliyete ve yaratılan etkiye odaklanılmış durumda.

Bu yönelimde, güdüm kontrol teknolojilerinin de büyük payı var şüphesiz.

2006 yılında Lübnan harekatına katılan İsrail savaş gemisi Eilat, kıç tarafından, helikopter pisti köşesinden aldığı bir füze isabeti nedeniyle safdışı kaldı. Aldığı isabet ölümcül değildi, gemi kısa süre içinde tamir edildi ancak bu yine de bir süre savaş bölgesinden çıkmasına yetti. İsrail Deniz Kuvvetleri’nin aynı tipte toplam üç gemiye sahip olduğu düşünülecek olursa, ciddi bir kayıptı da.

Bir askeri gemiyi safdışı bırakmak için ille batırmak şart değil. Sensörlerle dolu köprüüstüne yapılacak isabetli bir atış yeterli olabilir. Hatta hasım kamuoyu üzerinde psikolojik etkiyi artırmak için batırmamak daha iyi bir yöntem bile sayılabilir – yaralı biçimde limana dönen savaş gemisinin imajı oldukça etkileyicidir. Ya da artık düşman uçaklarını vurmak için onları uzaktan seyir füzeleri ile hangarlarında tahrip etmek veya en azından pistlerini kraterleyerek birkaç saat kullanıma kapatmak yetebilir. Birkaç saat, siber silahların konuştuğu bir meydanda oldukça uzun sayılabilecek bir süre. İranlılar’a sorun, StuxNet tecrübesine binaen size çok şey anlatabilirler bu konuda.

Yani sapanımızdaki taş için elimizde artık çok değişik alternatifler var. İş o sapanı yerinde, zamanında ve hızlı biçimde kullanabilmekte.


Epilog

Bilginin kendisine sahip olmak değil, onu etkili ve verimli biçimde kullanabilmek esas güçtür. Bilgi tek başına yüktür, onu sadece taşımak ameleliktir. Bilgiyi artı değer yaratmak için kullanabilme ve bilgiye dayanarak eylem koşturabilme becerisidir silah olan. Nereye atacağını bilen bir atıcı Winchester’ı ile, acemi bir M-16 nişancısından 1 – 0 önde olacaktır. Davud’un bizlere öğrettiği gibi.

Özünde at üstünde kıtalar aşmış, göçebe, atik ve çevik bir millet olan Türkler’in bu konuda dünyadaki pek çok millete nazaran bilincinin daha açık olması beklenir. 21’nci yüzyılın savaşuzayı, bilgiye dayalı olarak hızlı konumlanma ve hızlı eylem koyabilme esaslı olacak çünkü. Ben bunu gördüm ve buna inandım.

Kahvem de soğumuş zaten.

6 yorum:

icoolmar dedi ki...

Arda bey. Bu konudan, hatta bu makaleden çok güzel bir kitap çıkar. Sizin sık sık hatırlattığınız C4ISR sistemlerinin ötesine geçerek, bilginin kullanımının gerçek güç olduğu olgusunun başarıyı getireceği gerçeğidir. Kaleminize sağlık.

Asım Serdar Sıvakçı dedi ki...

Yeni fark edip, bir solukta okudum. Arda Bey, bu bir blog girdisini aşıp, kitapçığa doğru ilerlemiş. Eğer yeterince genişletilirse, Türkçe olarak kaleme alınmış, alanındaki ilk eser olacaktır :) Yine güzel bir analiz ve bilgi ziyafeti, böyle yazıların devamını sabırsızlıkla bekliyoruz efendim.

Adsız dedi ki...

Ardacım.. Güzel bir yazı yazmışsın. Tebrik ediyorum... İnsanlı ve insansız sistemlerin birlikte kullanılması üzerine kafa yorulması gerekli.. Ancak karar vericilerin bilgiyi / istihbaratı ve durumsal farkındalığı iyi yorumlaması için neler yapılmalı ?.. Gidip kaçakçıları vuruyorlar ondan sonra olay oluyor.. Yani bu sistemlerde görev yapan insanların çok akıllı, yetenekli ve tecrübeli olmaları lazım.. Tecrübe lafı içinde yer alması gerekenleri iyi belirlemek lazım.. Bölgede görev yapmış bir pilot, bölgede yerde görev yapmış birlik komutanı gibi tecrübeli olmalı.. Bir de her konuda üst komutanlığa haber verip izin alma konusu çok zaman kaybettiriyor..Emir almak için beklerken pozisyonlar değişiyor, hedefler etki alanı dışına çıkıyor.. Bu yüzden uygun yer, zaman ve koşullarda insiyatif verilmeli..Joystiğin kırmızı düğmesine basarken endişesi olmamalı, yetkisi olduğuna emin şekilde basmalı...

Sabri Donmez dedi ki...

Çok beğendim çok. Anlayabilecek kabiliyeti yeni kazanıyoruz.

parke makinası dedi ki...

bu yazıyı okumak gerçek güçtür

Murat K. dedi ki...

Olağanüstü..Harikulade titiz bir uğraş.Teşekkür ederim.Harcadığınız zaman ve emek keşke gerekli adresler de karşılığını bulabilse.
Neyse...
Bunca ciddiyetten sonra biraz şaka da gerek.Yazıdan anladığım kadarıyla henüz insan faktörünü platform kullanıcısı olmaktan tamamıyla emekli etmeye hayli uzağız.Sevindirici tarafı ise hal böyle olunca, yakın gelecekte insanlığa karşı bir Skynet kalkışması pek olası görünmüyor.