31 Ocak 2011 Pazartesi

Önce Tunus, Sonra Mısır, Sonra...?

2010, Ortadoğu ülkelerinin, özellikle Körfez İşbirliği teşkilatı (GCC; Gulf Cooperation Council) ülkelerinin savunma alanında yaptığı muazzam yatırımlara sahne oldu. Başta Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), milyarlarca dolarlık tedarik ve ortak üretim projeleri başlattılar. Bu iki ülkeyi, daha düşük miktarlarda da olsa Fas, Mısır, Libya gibi diğer Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkeleri takip etti.

GCC ülkelerinin savunma alımlarında, bazı dikkat çeken ortak noktalar bulunuyor:

1. Birlikte çalışabilirlik (interoprability): ABD ve diğer NATO müttefiki ülkelerin sistemleri ile müşterek harekat icra edebilmek kabiliyeti; personelin bu yönde eğitimi,
2. ABD ve NATO ülkeleri ile kesintisiz bir ikmâl hattı kurabilme ve koruyabilme kabiliyeti (Kuveyt, Katar, BAE gibi çok küçük ülkelerin C-17 ağır stratejik nakliye uçağı alımında görüldüğü gibi),
3. Ağ Merkezli Muharebe (Network Enabled Capability; NEC) kabiliyeti ve C4ISR sistemlerine yapılan yatırım,
4. Deniz kuvvetlerine yapılan büyük yatırımlar ve özellikle Denizaltı Savunma Harbi (Anti Submarine Warfare; ASW) kabiliyetinin güçlendirilmesi,
5. Yakın hava desteği ve hava savunma kabiliyetlerinin geliştirilmesi,
6. Yerel savunma sanayii imkân ve kabiliyetlerinin geliştirilmesi (özellikle offset ve lisans altında üretim programları ile)

ABD'nin, bölge ülkelerinin silahlı kuvvetlerini bu şekilde güçlendirerek kendi üstündeki yükü hafifletmeyi amaçladığını savunan çevreler var. Ben de bu şekilde düşünüyorum. ABD, gerek İsrail'in gerekse Körfez'deki enerji hatlarının güvenliğinin sağlanması için bölgede hatırı sayılır miktarda bir güç barındırıyor. Ancak bu durum aynı zamanda ayağında bir pranga niteliğinde, zira dünyanın öteki taraflarında gittikçe ısınan sıcak bölgeler mevcut: Kore gibi, Çin gibi. Dolayısıyla ABD'nin, en azından Körfez'de İran'a karşı durabilecek ve İran'ı caydırabilecek nitelikte bir güç teşkil etmesi

Bazı yorumlara göre ABD'deki aşırı muhafazakar / Hristiyan-faşist NeoCon çevreler, Obama yönetiminin bu politikasına şiddetle karşı çıkıyor, ABD'nin bölgedeki askeri varlığının zayıflamasının İsrail'in güvenliğini tehlikeye düşürdüğünü savunuyorlar. Zira bu çevreler, İsrail'in bekasından ABD'nin sorumlu olduğuna inanıyor ve absürdlük seviyesinde bir İran paranoyasına sahipler.

Önce Tunus ve ardından Mısır'da patlak veren halk isyanlarının, bu denklemde önemli bir yeri olduğuna inanıyorum.

Tunus gibi görece küçük bir ülkede, ufacık bir kıvılcımın ateşlemeye yettiği halk isyanı, çok kısa sürede bir diktatörü devirebilecek bir çığa dönüştü. Bu halk isyanından güç ve moral bulan Mısır halkı da birkaç gündür ülkeyi 30 yıldır yöneten ve sağlık sorunları ile boğuşan Hüsnü Mübarek'e karşı ayaklandı. Mübarek, yerine oğlunu hazırlıyordu.

Çoğu çevre tarafından günlerinin sayılı olduğu yorumu yapılan Mübarek rejiminin yıkılması, Ortadoğu'daki bahsedilen domino etkisini iyice artırabilir. Zira mesajı hemen alan Beşar Esad yönetimi, Suriye halkına daha fazla reform sözü verdi. Kuzey Irak'ta da Barzani'nin bölgesel yönetimine karşı muhalefet sesini daha yüksek perdeden çıkartmaya başladı.

Ancak esas tehlike GCC ülkeleri için ufukta görünüyor.

Petrol kaynaklarını kendi zevk ve şatafatları için sömüren ve başta savunma olmak üzere Batı'ya "yediren" bu feodal düzenin, bir halk hareketi ile yıkılması, ABD için zaten bir kabus senaryosu iken, bu halk harketinde El Kaide ya da benzeri İslamcı hareketlerin başrol oynamasının yaratacağı travmatik etkiyi tahayyül edemiyorum. Mısır'daki olaylar sırasında ardı ardına birbiri ile çelişen açıklamalar yapan Obama yönetimi (Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, geçtiğimiz Çarşamba günü "Mısır devletinde istikrar hakimdir" mealinde bir açıklama yaptı, ancak hemen ertesi gün aynı Clinton "Halkın taleplerinin dinlenmemesi konusunda endişeliyiz" dedi ve nihayet Cuma günü Başkan Obama "Mısır hükümeti, halkın taleplerini dinlemelidir" dedi. Koskoca ABD, Mısır'daki halk hareketinin boyutunu üç gün içinde ancak ve kısmen anlayabildi!), çok zorlu bir sınav vermekte. Bu krizi iyi yönetemezse yangın GCC'ye sıçrayabilir.

İşte sadece bu risk bile, yukarıda değindiğim, "Basra Körfezi'nin güvenliğinin Araplaştırılması" politikasının kalbine darbe vurabilir.

Bu da en başta Çin'in işine gelir.

Diye düşünüyorum.

2 yorum:

çağrı dedi ki...

acaba sen de mi dünyadaki herşeyi "amariga'nın oyunu" ve "BOP" la açıklayanlardansın diye korktum bir an için.neyse ki makul bir analizle karşılaştım.

yalnız bu ayaklanmaların Körfez ülkelerine sıçrayacağını sanmıyorum.Unutmayalım ki bölgede kitlelerin harekete geçmesi için ekonomik şartlar çok etkili oluyor.Körfez için yakın vadede böyle birşey öngörmüyorum şahsen.Ama bu toplumların kolektif hafızasında "harekete geçince birşeyleri değiştirebiliyoruz" anlayışı hakim olacaktır.Bu da uzun vadede sonuç doğurur ancak.

mert dedi ki...

Güzle analiz. Ancak kafamda bir soru işareti var. Bu isyanlar ABD nin Ortadoğu politikasını yerle bir edebilecek niteliğe sahip isyanlar. İyi ya da kötü, ABD şu andaki düzenle Ortadoğu da en büyük söz sahibi ülke. Şüphesiz bunun en büyük etkilerinden biri de Arap ülkelerinin başında bulunan "Amerikancı" yöneticiler. Mübarek te bunlardan biri. Ancak ABD bu isyanda İsrail ve ABD ye yakın olan Mübarek e açık bir destek vermedi, hatta isyancıları destekleyen bir tutum içine girdi. Burada ABD nin ne gibi bir çıkarı olabilir? Bu "olası devrim"de İran da olduğu gibi ABD parmağı olma ihtimali nedir sizce? Yoksa ABD tahmin ettiğimizden çok daha çaresiz bir durumda mı şu anda?