28 Mart 2008 Cuma

Shame on You!

Bir dışişleri bakanı nasıl konuşmamalı?
Dün CNNTürk’te yer alan bir haber beni kelimenin tam anlamıyla dehşeye düşürdü. Haberi okudukça kan beynime sıçradı desem abartmış olmam.

Söz konusu haber, Dışişleri Bakanı Ali Babacan’ın Hollanda ziyareti sırasında Volkskrant gazetesine verdiği mülakat ile ilgiliydi (Volkskrant gazetesinde yer alan mülakat ve CNNTürk’ün ilgili haberinin metinlerini aşağıda bulabilirsiniz)

Müsadenizle Sn. Babacan’ın CNNTürk’te yer alan sözlerini satır satır okuyayım, satır aralarında gördüklerimi de belirterek:


Hollanda ziyaretini sürdüren Babacan, de Volkskrant gazetesiyle yaptığı söyleşide, Türkiye'nin AB üyeliğinden başka seçeneği bulunmadığını belirtti.

Skandal niteliğinde bir söz, inanılır gibi değil. Avrupa Birliği (AB) üyeliğinin siyasi, ekonomik, askeri ve sosyal açılardan Türkiye için önemi son derece büyüktür. Ancak bu demek olmamalıdır ki, Türkiye’nin AB üyeliğinden başka önünde hiç bir seçenek bulunmamaktadır. Bir devletin bekasını koruması için önünde sadece tek bir seçenek bulunamaz, bir devlet, hele büyük gücü ve hedefleri varsa, her türlü koşulda kendi çıkarlarını azami derecede savunabilmelidir. İşbirliklerini, fırsatları, şans ve şanssızlıkları ve benzer tüm harici ve dahili etkenleri kendi çıkarları için birer vasıta olarak kullanabilmelidir. Başka çaresi olmadığı için değil, kendi çıkarları için en iyisi bu olduğu için AB’ye üye olmalıdır Türkiye. Daha da önemlisi AB standartların bir ülke yönetimi, bir demokrasi bir toplumsal hayat düzenine sahip olmalıdır, AB’ye üyelik konusunu bir at gözlüğü nesnesi haline getirmeden. 

AB’nin en önemli ülkelerinden birinde “AB’ye üye olmaktan başka bir şansımız yok” derseniz, o ülkenin yöneticilerinin ve daha da önemlisi halkının, “ne olursa olsun kabul etmeye, her türlü pahaya hazırlar” demelerine de çanak tutarsınız. 

Büyük devletin seçenekleri birden çoktur, o seçeneklerden hangisinin seçileceği ve uygulanacağı amaç – araç uyumu ve çıkar meselesinden ibarettir. Seçeneksizlik ya da “başka seçeneğimiz yok” ifadesi, acziyeti, zavallılığı tescillemekten başka bir işe yaramaz. 

Türkiye'nin AB üyesi olmasının her açıdan çok önemli olduğunu ifade eden Babacan, bu önemin, Türkiye kadar Kuzey Afrika ve dünyanın öteki Müslüman ülkeleri için de geçerli olduğunu savundu.

Atlantik Bloku’nun İngiltere ile birlikte Avrupa’daki en önemli oyuncularından Hollanda’da dile getirilen bu sözler, ABD’ye çakılan bir selamdan başka bir şey değildir. ABD’ye dolaylı yoldan, “Senin Ortadoğu ile ilgili planların ve hedeflerin için benim AB üyesi olmam hayati önemi haizdir” mesajı verilmektedir. Çok çiğ bir pazarlık girişimidir bu. Bu çiğlik aşağıdaki sözlerle daha da pekiştirilmiştir ne yazık ki.

Dışişleri Bakanı, "Türkiye Müslüman bir ülke olarak Avrupa Birliği ideallerini paylaştığını göstermek, kanıtlamak istiyor. İslam Konferansı Örgütü'nün Dakkar'daki toplantısına katıldım. Orada herkes Türkiye'nin AB üyeliğinin kendileri için de ne kadar önemli olduğunu bana ilettiler. Biz AB'ye üye olarak laiklik, demokrasi ve İslam'ın bir aradaolabildiğini göstermek istiyoruz" diye konuştu.

Çok bayağı bir biçimde Türkiye’nin Büyük Ortadoğu Projesi için bir nevi kilit öneme sahip olduğu gizli vurgusu görüyorum bu ifadede. Bu sefer “Müslüman Ülkeler”in Türkiye’nin AB üyeliğine bakış açısından yola çıkılarak, anılan üyeliğin hem Batı hem de Müslüman Ülkeler için iki tarafın da kazançlı çıkacağı bir durum olacağı belirtilmiş. 

“Demokrasi ile İslam’ın bir arada olabilirliği” söylemi, ABD’nin Ortadoğu’ya ait politikasının temel argümanlarındandır. 

Öte yandan, daha da önemlisi ve daha da vahimi, laik bir cumhuriyet olan Türkiye’nin Dışişleri Bakanı’nın, Türkiye’nin çıkarları açısından bu kadar önemli bir konuda ve bu kadar önemli bir ülkede, tamamen laikliğe aykırı bir söylemde bulunmuş olmasıdır. Türkiye Müslüman bir ülke değildir, Türkiye laik bir ülkedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşlarının çok büyük bir çoğunluğu Müslüman’dır. Nokta.

Babacan, Avrupa kamuoylarında Türkiye'nin AB üyeliğine verilen destek ve güvenin azalmasında, Almanya Başbakanı Angela Merkel'in sürekli olumsuz görüşler öne sürmesi, aynı şekilde Fransa'nın yeni Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy'nin de seçimler sırasında sarf ettiği görüşlerin etkili olduğunu belirtti.

Kısmen doğru bir tespit olduğunu düşünüyorum. Türkiye’de son yıllarda halka yönelik olarak pompalanan ve irrasyonel bir tepkiselliğe neden olan Batı düşmanlığı ve her iki tarafta artan bu irrasyonel çıkışın ilginç bir biçimde birbirini beslediği unutulmamalıdır.

AK Parti'nin kapatılması isteminin "aşırı milliyetçilerle bir güç mücadelesi olup olmadığı" yolundaki bir soruyu yanıtlayan Babacan, bu şekilde bir mücadele tanımlamasına karşı çıkarak, "bunun, farklı güçlerin iktidarının yer değiştirmesi gibi değerlendirilmesinin daha doğru olacağını" kaydetti.

Açık ve seçik bir biçimde Türk yargısının tarafsızlığına gölge düşürülmekte, yargı üzerinde dolaylı yoldan baskı kurulmaya çalışılmaktadır. Yasama organı siyaset üstüdür, taraflar üstüdür. Bu erki bir iktidar mücadelesinde araç ya da unsur olarak tanımlamak akıl almaz bir gaflettir.

Türkiye'nin geçen dönemde bu ülkede yaptıklarını değerlendirdiğini ve asker taleplerine karşılık yakın zamanda yeni bir karar alacağını bildiren Babacan, Afganistan'a uluslararası desteğin şart olduğunu, "bırakıp gitmenin seçenek olmadığını" kaydetti.

Tırnak içindeki ifade birebir ABD söylemidir.

Bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak utanç duyarak okuduğum bu söyleşinin gerçek amacının, ABD’ye verilmek istenen siyasi bir mesaj olduğunu, ABD’den AKP’nin kapatılma davasıyla ilgili destek istendiğini değerlendiriyorum.

Shame on you Mr Babacan!




‘Atatürk zou Turkije in de EU willen’
INTERVIEW, Van onze verslaggevers Paul Brill, Eric Outshoorn
gepubliceerd op 27 maart 2008 02:47, bijgewerkt op 02:47
DEN HAAG - De toekomst van Turkije ligt in de EU. En in samenwerking met de NAVO in Afghanistan.
Ali Babacan, de Turkse minister van Buitenlandse Zaken, is een behoedzaam man, die nooit als een olifant door de porseleinkast zal stappen. Maar wanneer de film van Geert Wilders ter sprake wordt gebracht, kiest de in de Verenigde Staten opgeleide diplomaat zijn woorden nog wat voorzichtiger dan normaal.
Omineuze waarschuwingen blijven achterwege. Hij omzeilt de vraag of hij graag had gezien dat de Nederlandse regering een directe poging had ondernomen om vertoning van de film te voorkomen.
‘De vrijheid van meningsuiting is een groot goed, maar tegelijk behoort er respect te zijn voor waarden en religieuze gevoelens’, zegt hij minzaam. Ja, hij heeft er met zijn Nederlandse gesprekspartners over gesproken, en hij waardeert alle Haagse inspanningen om narigheid te voorkomen. Het is volgens hem van groot belang dat de regering openlijk maximale distantie bewaart van de film.
Mochten de emoties her en der toch hoog oplopen, dan zal de Turkse regering niet aarzelen al het mogelijke te doen om ‘de gemoederen tot bedaren te brengen. Dat hebben we ook gedaan in de affaire rond de Deense cartoons.’
Babacan (40) en zijn Nederlandse ambtgenoot Maxime Verhagen tekenden gisteren een overeenkomst die een vaste basis legt voor de uitwisseling van informatie en de ambtelijke samenwerking tussen Ankara en Den Haag. Een intensivering dus van de bilaterale betrekkingen, die meteen kon worden aangewend om enkele dringende internationale kwesties te bespreken. Zoals de onderhandelingen over de beoogde toetreding van Turkije tot de Europese Unie, waarbij Babacan aan Turkse kant de regie voert.
Die onderhandelingen lopen nu bijna twee jaar, en er zit weinig schot in. De grote hinderpaal is de kwestie-Cyprus. Turkije blijft de toegang weigeren aan schepen en vliegtuigen uit Cyprus. In reactie daarop heeft de EU de gesprekken gestaakt over acht dossiers die te maken hebben met handel en transport.
Babacan tilt er niet te zwaar aan. Hij wijst erop dat Ankara de hervormingen die op het terrein van de geblokkeerde dossiers moeten worden doorgevoerd, toch gewoon ter hand neemt. Met dat doel zijn de afgelopen maanden achttien wetswijzigingen gerealiseerd. ‘Met die hervormingen doen we niet alleen Europa een plezier, maar vooral ook onszelf.’ En het betekent dat de betreffende dossiers zeer snel kunnen worden afgewerkt zodra de politieke impasse wordt doorbroken.
U blijft ervan overtuigd dat de toekomst van Turkije in Europa ligt?
‘Absoluut. Er is geen alternatief. Het is heel belangrijk, ook voor andere moslimlanden. Niet alleen in Noord-Afrika, maar ook in de rest van de wereld. Turkije bewijst dat de idealen van de Europese Unie kunnen worden gedeeld door een moslimland. Ik was vorige week op de Conferentie van islamitische landen in Dakar en je hoort daar van iedereen hoe belangrijk het Turkse EU-lidmaatschap voor hen is. Wij laten zien dat islam, secularisme en democratie goed kunnen samengaan.’
De peilingen in Europa én in Turkije laten zien dat de steun voor het Turkse lidmaatschap tanende is.
‘Ja, het vertrouwen in mijn land jegens de EU is verminderd. Bij de verkiezingsstrijd in Duitsland deed Angela Merkel daar voortdurend negatieve uitspraken over. Datzelfde gold voor Frankrijk, toen Nicolas Sarkozy presidentskandidaat was. De Turken voelen zich door die uitspraken niet welkom in Europa.’
De nationale trots is sterk ontwikkeld in Turkije. Kan het wel opgaan in een Unie die de nationale soevereiniteit inperkt?
‘Jazeker. Kijk maar naar Duitsland en Frankrijk, toch ook landen met een sterke nationale identiteit.’
Jawel, maar nu moet de almacht van de staat worden teruggedrongen. Staat dat niet haaks op de leer van Atatürk?
‘We beleven andere tijden, dan is een andere politiek nodig. Als Atatürk nu had geleefd, zou hij Turkije in de EU willen laten opnemen, daar ben ik van overtuigd. Hij wilde ons land moderniseren.’
Er zijn extreem-nationalistische groepen die zich verzetten tegen ontmanteling van die sterke staat. Die ook vinden dat de regerende AKP moet worden verboden.
‘Ik wil dat geen machtsstrijd noemen, maar een verschuiving. Wie heeft de macht? De burgers of slechts bepaalde groepen? We worden democratischer en opener. Dat is niet meer terug te draaien. Ook niet door een memorandum van de strijdkrachten zoals aan de vooravond van de verkiezingen vorig jaar. Ik geloof dat de democratie zal winnen.
‘We zitten in een geweldige overgang en we hebben grote ambities. Dat is moeilijk, maar we kunnen niet én een democratie zijn én er toch speciale regeltjes op nahouden.’
Ander onderwerp: Afghanistan. Is Turkije bereid extra troepen te sturen, eventueel naar het zuiden?
‘Afghanistan is belangrijk voor ons. Nog nooit in onze geschiedenis hebben we zoveel geïnvesteerd in een ander land. We hebben twee keer het bevel gevoerd over de stabilisatiemacht ISAF. We leveren ook een grote bijdrage aan de wederopbouw.’
Glimlachend: ‘Of Turkije nog meer gaat doen, kan ik nu niet zeggen. We hebben de afgelopen tijd onze rol geëvalueerd en we komen snel met een mededeling. Hopelijk nog voor de NAVO-top in Boekarest volgende week. In het algemeen zeg ik: Afghanistan heeft veel steun nodig, en dat nog jarenlang. Weggaan is geen optie.’
"Atatürk yaşasaydı AB üyeliği isterdi"
27 Mart, 2008 15:27:00 (TSİ)
Dışişleri Bakanı Ali Babacan, ''Atatürk'ün şimdi yaşasaydı Türkiye'nin AB üyeliğini isteyeceğini'' söyledi.
Hollanda ziyaretini sürdüren Babacan, de Volkskrant gazetesiyle yaptığı söyleşide, Türkiye'nin AB üyeliğinden başka seçeneği bulunmadığını belirtti.
Ali Babacan, Atatürk'ün Türkiye'nin modernleşmesini savunduğu için AB üyeliğinden yana olacağını vurguladı.
Türkiye'nin AB üyesi olmasının her açıdan çok önemli olduğunu ifade eden Babacan, bu önemin, Türkiye kadar Kuzey Afrika ve dünyanın öteki Müslüman ülkeleri için de geçerli olduğunu savundu.
Dışişleri Bakanı, "Türkiye Müslüman bir ülke olarak Avrupa Birliği ideallerini paylaştığını göstermek, kanıtlamak istiyor. İslam Konferansı Örgütü'nün Dakkar'daki toplantısına katıldım. Orada herkes Türkiye'nin AB üyeliğinin kendileri için de ne kadar önemli olduğunu bana ilettiler. Biz AB'ye üye olarak laiklik, demokrasi ve İslam'ın bir aradaolabildiğini göstermek istiyoruz" diye konuştu.
Babacan, Avrupa kamuoylarında Türkiye'nin AB üyeliğine verilen destek ve güvenin azalmasında, Almanya Başbakanı Angela Merkel'in sürekli olumsuz görüşler öne sürmesi, aynı şekilde Fransa'nın yeni Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy'nin de seçimler sırasında sarf ettiği görüşlerin etkili olduğunu belirtti.
AK Parti'nin kapatılması isteminin "aşırı milliyetçilerle bir güç mücadelesi olup olmadığı" yolundaki bir soruyu yanıtlayan Babacan, bu şekilde bir mücadele tanımlamasına karşı çıkarak, "bunun, farklı güçlerin iktidarının yer değiştirmesi gibi değerlendirilmesinin daha doğru olacağını" kaydetti.
"Türkiye daha demokratik ve daha açık bir toplum oluyor. Bunu geriye döndüremeyiz" diyen Babacan, bu hükümet döneminde müthiş aşama ve atılımların gerçekleştirildiğini, sonuçta bu mücadelede kazananın mutlaka demokrasi olacağına inandığını, demokrasinin belli kalıp ve kurallar içine kapatılamayacağını kaydetti.
Babacan, Türkiye'nin Afganistan'a askeri desteğini artırıp artırmayacağı sorusu üzerine de, Türkiye'nin kendi tarihinde en çok yatırımı bu ülkeye yaptığını, iki kez Uluslararası Güvenlik Destek Gücü (ISAF) komutanlığını üstlendiğini belirtti.
Türkiye'nin geçen dönemde bu ülkede yaptıklarını değerlendirdiğini ve asker taleplerine karşılık yakın zamanda yeni bir karar alacağını bildiren Babacan, Afganistan'a uluslararası desteğin şart olduğunu, "bırakıp gitmenin seçenek olmadığını" kaydetti.

Hiç yorum yok: