4 Eylül 2006 Pazartesi

Recep Tayyip Erdoğan... Quo Vadis?

"Kavga adamı" genelde mücadele eden, liderlik eden insanlar için, ekseriye devlet adamları için söylenir. Ancak bence Tayyip Erdoğan da bir kavga adamı, ama kelime anlamı olarak kavgaların adamı olduğu için. Siyasi kariyeri hep ateşli tartışmaların, gerilimlerin içinde geçmiş. Kavgaların ya odağında ya safında (ama ön saflarda) olmuş. Milli Görüş hareketinden İstanbul Büyükşehir belediye başkanlığına, oradan AKP'nin kuruluşu ve başbakanlığına kadar geçen süreç hep "kavga, gürültü, patırtı" içinde geçmiş. İngilizce tabiriyle controversial bir siyasi kimliği var.

Bu kadar gürültü patırtıdan sonra başbakan olması ile Tayyip Erdoğan, çok kritik bir psikolojik seti aştı bence. Başbakan olana kadar kurulan ilişkiler, verilen ve yerine getirilen sözler, icraatlar, söylemler, bunların hepsi bir bütün halinde sicili ve dolayısıyla siyasi kariyerin geleceğini belirlemekteydi. (Bu, gelmiş geçmiş tüm siyasi liderler, başbakanlar için de geçerlidir)

Şunun altını çizmekte yarar var: Ülkemizde bir kişinin ulaşabileceği en yüksek nokta olarak belli başlı üç makam vardır: Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık ve Genelkurmay Başkanlığı. Ulusal egemenliğimizin sembolü olan TBMM Başkanlığı ne yazık ki o kadar da yüksek değildir, okullardaki sınıf başkanlığından çok farkı yoktur imaj olarak. Bunun sebebi de sanırım Osmanlı'dan (ve hatta ötesinden) beri genlerimize işlemiş olan yarı-tanrısal patriark sultan / devlet baba otoritesine aidiyet ihtiyacımızı aşamamış olmamız. Millet Meclisi'nin başkanı, milletin otoritesini ve gücünü temsil eder. Yukarıda saydığım üç makam ise tüm devletin gücünü temsil eder şeklinde -hatalı- bir inanışın mevcut olduğunu düşünüyorum.

İşte bu koşullarda, Recep Tayyip Erdoğan kavga ede ede, hapse gire çıka, vaatler ve sözler vere vere, yani tabiri caizse "kan ter içinde" başbakan oldu. Bu noktadan sonra kariyer olarak yükselmesi için çok da fazla seçenek yok: Ya Cumhurbaşkanı olur, ya birkaç kez üst üste başbakan olarak arkasında isim bırakır. Yani artık siyaset, artık onun için kavga-dövüşler, her kelimenin ağırlığını ölçmeler, kritik ilişkiler kurmalar manzumesi değil. "Psiko-siyasi" açıdan (var mı bilmiyorum, yeni uydurdum bu branşı) güzel bir inceleme konusu olurdu aslında..

Aslında buraya kadar yazdıklarımdan Tayyip Erdoğan ismni çıkarıp Türk siyasi tarihindeki herhangi bir ortalamanın üzeri ihtirasa sahip ismi koyabilirsiniz. Kesinlikle hiç bir fark olmayacaktır.

Tayyip Erdoğan'ın bu görece "rahatlamasının" ardından sırtına başka bir yük binmeye başladı. Gördü ki, partisinin ve kendi siyasal çizgisinin ajandası ile devletin alî çıkarları her zaman mot-a-mot uyuşmuyor. Bu, pek çok konuda kendisini devlet adamlığı ile parti adamlığı arasındaki gri bölgede bırakıyor. Bir tarafa hamle yaparken acemiliğinden ve/veya nosyon eksikliğinden ve/veya yukarıda bahsettiğim psikolojik seti aşmış olmanın tehlikeli rehavetinden dolayı gaf yapıyor, kaş çattırıyor, can acıtıyor.

Tayyip Erdoğan bir sonraki seçimde başarısız olacaksa eğer bu gri bölgede kalmayı seçtiği için olacaktır, can acıtan söylemlerinden dolayı değil. Bir hatırlayın, çok gerilere gtmeyin, son 15 senede ne vaatler, ne söylemler işittik, ne gaflar yapıldı. Ama milletimiz gereken cevabı, belki de dünya demokrasi tarihine "case study" olarak geçmesi gereken bir şekilde ve hayran olunası muazzam bir acımasızlıkla, tek seferde, 3 Kasım 2002 günü verdi. Bu gibi söylemler milletin ortak vicdanî hafızasına not edilmektedir. Ancak milletimiz "ayinesi iştir kişinin" şiarını esas bellediğini çok yakıcı bir güzellikle göstermiştir.

Hiç yorum yok: