4 Mayıs 2005 Çarşamba

Türkiye ve Stratejik Hava Savunması: Değişen Konseptler ve İhtiyaçlar

Türkiye'nin hava savunma sisteminde, özellikle yüksek irtifa - uzun menzil klasmanında ciddi bir açık olduğu su götürmez bir gerçektir. Ancak bu açığın sebebi araştırılırken ortam ve şartlar göz önünde bulundurulmalıdır, bilhassa 1990'lı yıllardan önceki şartlar.

Soğuk Savaş döneminde bir kanat ülkesi olan Türkiye'ye yönelik yegane tehdit Varşova Paktı'ndan geliyordu. Bu tehdit daha ziyade uzun menzilli ağır bombardıman uçağı şeklindeydi (Tu-95, Tu-16, Tu-22 vs), 1990'lı yıllara kadar uzun menzilli cruise füzesi teknolojisi gündemde değildi. Türkiye'nin anılan bombardıman uçağı tehdidine karşı savunması da NATO'ya entegre uzun mesafe radarları ve erken uyarı sistemi, yüksek irtifa hava savunma füzeleri ve av - önleme uçaklarından oluşmaktaydı. Eskişehir'deki komuta kontrol merkezi, NADGE hava savunma radar ağı, F-102, F-104 gibi sistem ve platformlar mevcut tehdide karşı etkili ve yeterli savunma oluşturabilecek bir yapı teşkil ediyorlardı (F-102 Delta Dagger'ın ABD haricindeki yegane kullanıcıları Yunanistan ve Türkiye'dir).



1990'ların başında önce Körfez Savaşı ve hemen akabinde SSCB'nin dağılması hava savunma doktrini için radikal değişikliklerin ufukta (göklerde) göründüğünün habercisi oldu. Peki neden?

Belli başlı 3 neden bulunmaktadır. Bunlar şunlardır:

1. Uzun menzilli balistik füzeler
2. Bombardıman ve av-önleme uçaklarının görevleri
3. Hedef tespit, teşhis ve güdüm – kontrol sistemlerinde kaydedilen gelişmeler.

Açmak gerekirse;

1. Uzun Menzilli Balistik Füze Tehdidi

Aslında balistik füzelerin oluşturduğu tehdit kısmen 2. Dünya Savaşı'nın sonlarında V-2 (A-4) olarak kendini göstermişti. Hele hele 1980-1988 İran-Irak Savaşı sırasında "Şehirler Savaşı" olarak anılan dönemde iki ülkenin de, kimi zaman kimyasal başlık kullanarak sivil hedeflere karşı balistik füzeleri kullanması, bu silahların oluşturduğu tehlike hakkında başka bir endikatördü. Ancak 1991'de Irak'ın her hangi bir hedef göstermeden İsrail'e SCUD balistik füzelerini fırlatması, bu füzelerle ilaveten ABD askeri yerleşkelerine de saldırması, çok ciddi bir uyarı işareti oldu. 1991'de Körfez Savaşı'na alelacele yetiştirilen Patriot PAC-2'ler kısmen başarılı olarak SCUD tehdidini bertaraf ettiler (bir diğer başarıları da sivil halka moral vermeleriydi). Uzun menzilli balistik füzelerin bilhassa ekonomik ve sınai altyapı ile halk üzerindeki yıkıcı etkisi, bu silahlara karşı Anti-Balistik Füze olarak da anılan sistemlerin daha da geliştirilmesi için yeterli sebep oldu. Pek çok ülkenin kolayca balistik füze teknolojisine erişebilmesi, hele de bu ülkelerin çoğunun ABD'nin uzun vadeli çıkarları için tehdit eden ve "States of Concern" olarak anılan Irak, İran, Kuzey Kore, Libya gibi ülkeler olması, uzun menzilli - yüksek irtifa hava savunma füzeleri ve bu füzelerde kullanılacak teknolojilere yönelinmesi sonucunu doğurdu. Arrow-II, Patriot PAC-III, Hit-to-Kill teknolojisi, ABL vb bu sürecin ürünleridirler.

2. Bombardıman ve Av Önleme Uçakları

Soğuk Savaş'ın başlıca stratejik hava saldırı platformları uzun menzilli ve yüksek irtifadan uçan bombardıman uçakları idi. Bu uçakların esas görevi belirlenen hedeflere taktik ya da stratejik nükleer bomba bırakmak ya da konvansiyonel mühimmatla taktik içerikli saldırı icra etmekti. Tu-16, Tu-22, Tu-95 gibi uçaklar NATO için esas tehditler arasındaydı. Bu uçakların taşıdıkları uzun menzilli anti gemi füzeleri de bir başka önemli sorundu, bilhassa ABD uçak gemisi görev kuvvetleri için.

Soğuk Savaş döneminde bombardıman uçaklarına karşı öncelikle yüksek irtifa hava savunma füzelerinin etkili bir çözüm olacağı hesap edildi. Ancak U-2 stratejik keşif uçağının SSCB üzerinde bir SA-2 hava savunma füzesiyle düşürülmesi bu hesapları alt üst etti. Artık füzeler ulaşılamaz denen yüksekliklere çıkabiliyordu. Yüksek tırmanma oranına sahip ve sesten hızlı önleme uçaklarının, hava savunma füzeleri ile birlikte kullanımı daha mantıklı bir çözüm olarak olgunluk kazandı.

Bombardıman uçaklarının tehdit ettiği bir başka unsur, ABD Donanması idi. Sovyet bombardıman uçaklarının uzun mesafelerden çok sayıda cruise füzesini ABD uçak gemisi görev gücüne (task force) gönderebilecek kabiliyette olması, ABD ve NATO askeri gücü için büyük bir tehlike idi. Burada tehdidin önlenmesinde bir dilemma ortaya çıktı: Füzeyi mi vurmalı, ateşlendiği platformu mu? Yahut başka bir ifadeyle, tehdit savuşturulmalı mı, önlenmeli mi?

F-14 Tomcat av – önleme uçağının doğuşu, bu soruya verilen cevap, sorun için geliştirilen bir çözüm yoludur.

Uçak gemisine çok miktarda cruise füzesi ile yapılacak bir saldırının tamamen bertaraf edilmesi oldukça zordur. Deniz yüzeyini yalayarak farklı yönlerden sesüstü hızlarda gelen füzeleri kesin biçimde tespit ve teşhis edip hızla yok etmek son derece zordur. Ancak bu füzeleri taşıyan uçakları uzun mesafeden, füzeleri ateşleme fırsatı bulamadan tspit edip düşürmek çok daha etkin bir savunma yoludur. İşte bu yüzden F-14’e son derece gelişmiş bir atış kontrol radarı (AWG-9), gelişmiş data – link altyapısı ve dünyanın en uzun menzilli havadan havaya füzesi olan AIM-54 Phoenix entegre edilmiştir. Aslında F-14 Tomcat bir nevi uçan füze lançeridir. Görevi, radarının aynı anda takip ettiği 24 hedeften 6’sına yine aynı anda Phoenix’lerle saldırarak, görev kuvvetinin güvenliğini sağlamaktır. Tomcat, AWG-9 ve AIM-54 ile uçak gemisi görev kuvvetinin hava savunma menzilini 200 km öteye taşımıştır.

Soğuk Savaşın bitmesi ve SSCB'nin dağılması ile birlikte ABD deniz gücüne yönelik uzun menzilli füze tehdidi nispeten ortadan kalkmıştır, dolayısıyla Tomcat'e olan ihtiyaç azalmıştır. Kara saldırı ve keşif görevli modelleri Körfez Savaşı’nda sınırlı olarak kullanılmışsa da, artık devrin modern çok rollü uçaklarda olduğu ayan beyan açığa çıkmıştır. F-16, F-18 gibi uçaklar birden fazla görevi başarıyla yerine getirmek için tasarlanmış, ucuz ve etkili platformlar olarak etkinliklerini göstermişlerdir. Phoenix'in üretimine 1993'te son verilmesi bu açıdan manidardır. 2004 Ekim’inde AIM-54 Phoenix’lerin tamamen envanterden çıkarılmasını müteakiben, önümüzdeki bir kaç sene içinde de tüm F-14’ler emekli edilecektir.

F-14 Tomcat’in tasarım felsefesi açısından uzaktan akrabası olarak değerlendirilebilecek uçak MiG-31 Foxhound’dur. Bu uçağın tasarım yönünden “babası” sayılabilecek MiG-25 Foxbat, yüksek irtifa sesüstü önleme uçağı olarak 60’lı yıllardaki ABD bombardıman uçağı tehdidine karşı geliştirilmiştir. Ancak ilerleyen yıllar ve gelişen teknoloji neticesinde MiG-25 bahsedilen görev için yetersiz kalmıştır. Zira artık Amerikan bombardıman uçakları SSCB’yi vurmak için topraklarının derinliklerine kadar ilerlemek zorunda değillerdir, ateşleyecekleri cruise füzeleri yüksek süratlerde ve çok alçak irtifalarda uçabilir. İlaveten B-1B Lancer gibi bombardıman uçakları da sesüstü hızlarda çok alçak irtifalardan saldırabilirler. Bu durum radarı uzun menzilli ve “look down – shoot down” kabiliyetini haiz bir önleme uçağı ihtiyacını ortaya çıkarmıştır. SSCB’nin elinde bu ihtiyaca yönelik geliştirmek için baz alınacak yegane uçak da MiG-25’tir. Seri üretimine 1979 yılında başlanmış olan MiG-31, “look down – shoot down” kabiliyetine sahip ilk Sovyet savaş uçağıdır. Aynı zamanda MiG-31’in SBI-16 Zaslon (NATO kod adı “Flash Dance”) radarı, bir uçağa takılan ilk Phased Array radardır. Başlıca silahı AA-9 Amos uzun menzilli havadan havaya füzesi olan Foxhound, aynı anda 4 hedefe birden angaje olabilir.

Ancak yukarıda da değindiğim gibi, Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve uzun menzilli bombardıman uçaklarının başlıca tehdit olmaktan çıkması, salt av – önleme maksatlı savaş uçaklarının gerekliliğinin sorgulanmasına sebep olmuştur. Bu uçaklar bulundurdukları son derece gelişmiş ekipman ve alt sistemler nedeniyle yüksek fiyata ve bakım – idame masraflarına sahiptirler, bu açıdan da her ülkenin envanterine katabileceği platformlar değildirler. Bu tür “dedicated” yani belli bir görevi yerine getirmek için tasarlanmış uçakların yerine pek çok ülke çok rollü orta veya hafif klasta savaş uçağına yönelmiştir.

3. Hedef Tespit, Teşhis, Güdüm ve Kontrol Teknolojilerindeki Gelişmeler

90’lı yıllardan itibaren özellikle elektronik teknolojisinde kaydedilen gelişmeler hava savunma ve saldırı sistemlerine de sirayet etmiştir. Artık füzelerle daha uzun menzillerden daha hassas saldırılar yapılabilmekte, düşman uçakları daha uzak mesafelerden tespit edilip görüş mesafesine girmeden düşürülebilmektedir. Cruise füzelerinin yaygınlaşması, gün geçtikçe hedeflerini daha hassas vurabilir hale getirmeleri, uzun menzilli ve yüksek irtifadan uçabilen bombardıman uçaklarına olan ihtiyacı azaltmıştır.

Teknolojideki bu gelişmenin bir başka etkisi de artık platformlardan yani savaş uçaklarından ziyade silahların yani füzelerin ön plana çıkıyor oluşudur. Artık hava savaşında belirleyici unsur uçağın değil, kullandığı füzenin kalitesi olmaya başlamıştır. Hava savaşlarının görüş ötesi menzilden (BVR – Beyond Visual Range) yapılacağı tartışılmaktadır. Bu durumda savaş uçağının taşıyıcı bir platformdan fazlaca farkı kalmayacaktır. Bu da, Soğuk Savaş sonrası dönemde savunma bütçelerinin daralması gerçeği ile birleştirildiğinde, pahalı dedicated uçakları tamamen gereksiz hale getiren bir olgudur. Artık bir çok rollü savaş uçağı bir sortide hava savunma – CAP görevi icra edip bir sonrakinde CAS, bir sonrakinde hassas güdümlü mühimmatla saldırı yapabilmektedir. Bu, hava savunma sistemleri için de geçerlidir, av – önleme (interception) görevleri için de. Teknolojinin hava savaşının boyutlarını ve şeklini değiştirmesi öyle afallatıcı bir boyuttadır ki, B-52 Stratofortress’ların çok yakın geçmişte Yakın Hava Desteği (CAS – Close Air Support) görevlerinde kullanılmış olması bile şaşırtıcı olmayabilmektedir. Devriye görevindeki bir pilot, yerde gördüğü olası hedeflerin kimliğini binlerce km ötedeki merkez komutanlığına sormakta, merkez komutanlık bu hedeflerin düşman olduğunu belirleyip koordinatlarını o bölgedeki başka bir uçağa yükleyebilmekte, bu uçak da hedefle görsel temas dahi sağlamadan bombalarını tam bir hassasiyetle bırakabilmektedir. Havadan erken ihbar (AWACS), veri iletişim mimarisi ve gelişmekte olan Ağ Merkezli Savaş (NCW – Network Centric Warfare) ve İnsansız Hava Araçları ile birlikte hava savaşı gerçek anlamda metamorfoza uğramaktadır.

Ancak bu yeni ortama adapte olabilmek, uyum sağlayabilmek kolay ve ucuz değildir. Yeni ve modern hava savunma radarları, modern ve yüksek performanslı savaş uçakları, anti-balistik de dahil olmak üzere orta – uzun menzilli hava savunma füzeleri ve C4I altyapısı kurulması uzun vadeli, son derece pahalı ve komplike bir süreci kapsar. İlaveten bu süreçte izlenecek politikaların ve atılacak adımların son derece girift jeostratejik ve politik etkileri olacaktır. Çünkü söz konusu ihtiyaç alanı ve bu ihtiyaç doğrultusunda tedarik edilecek enstrümanlar stratejik öneme ve yüksek değere sahip araçlardır. Bu konuda, Rusya’nın Kıbrıs Rum Kesimi’ne sattığı S-300 füzelerinin, Kıbrıs Rum Kesimi – Yunanistan – Türkiye ve İsrail’in Çin’e satmak için anlaştığı Phalcon AWACS sisteminin, ABD – İsrail – Çin ekseninde sebep olduğu krizlerin incelenmesi son derece yararlı olacaktır.(*)

Türkiye’nin hava savunması, bilhassa uzun menzilli, stratejik hava savunması ne gibi aşamalardan geçmiştir?

Daha önce de değinildiği gibi Soğuk Savaş döneminde bir kanat ülkesi olan Türkiye’ye yönelik başlıca stratejik hava tehdidi Sovyet ağır bombardıman uçakları idi (Balistik füzelere ilaveten) Bu uçaklara karşı savunma bazında NATO şemsiyesi altında bir yapı kuruldu. Mach 2 rejiminde dönemine göre yüksek performanslı av-önleme uçakları olan F-104 Starfighter’lar envantere alındı, F-102 Delta Dagger gibi bir dedicated av-önleme platformu kullanıldı. Erken uyarı radarları, hava savunma füzeleri (Nike Ajax ve Nike Hercules) ve av-önleme uçakları ile birlikte bu yapı, dönemin tehdidine karşı geliştirilebilecek en makul çözümlerden biriydi. Türkiye’nin, NATO entegreli bu yapının hava savunması için yeterli olacağını değerlendirerek askeri modernizasyon projelerinde diğer alanlara ağırlık verdiği yorumu çok da hatalı olmayacaktır. Ancak önce SSCB’nin yıkılması ardından da Körfez Savaşı’nın habercisi olduğu yeni tehdit ortamı, Türkiye için şartların değiştiğini gösterdi.

90’lardan itibaren Türkiye’nin hava savunmasını ilgilendiren en büyük tehdit nitelik değiştirerek, balistik füze halini almıştır. Edinilmesi gittikçe kolaylaşan füze teknolojilerine komşu devletlerimizin çoğunun önemli yatırımlar yapması ve neticesinde artan menziller, güçlenen savaş başlıkları ve olası NBC boyutu, milli savunmamızı birinci dereceden ilgilendiren bir hal almıştır. İran – Irak Savaşı’nda iki tarafın da birbirine karşı, kimisi kimyasal – biyolojik içerikli yüzlerce balistik füze kullanmış olması, bu saldırıların önemli kısmının şehirlere ve sivil halka karşı yapılması ve ilerleyen dönemde Körfez Savaşı’ndaki füze saldırıları, bu tehdidin boyutlarını gözler önüne sermiştir. Hava savunma altyapısını Soğuk Savaş dönemi koşullarına ve kısmen de coğrafyasının niteliklerine göre şekillendiren Türkiye, bu yeni ortama hazırlıksız yakalanmıştır. 90’larla birlikte başlayan ve en son 2003’teki Körfez Savaşı ile iyice belirginleşen modern savaş doktrinleri, kendine özgü sistemleri ve stratejileri dikte ettirmiştir. Türkiye de bütçe ve imkanlar dahilinde bu gelişmeleri takip etmeye çalışmaktadır. Şimdiye kadar envantere katılan başta TRS-22XX mobil radarları, TAFICS projesi ve devam etmekte olan savaş uçağı modernizasyon programları, B-737-700 Barış Kartalı Erken Uyarı Uçağı projesi, yeni nesil güdümlü havadan havaya ve yerden havaya füze sistemlerinin tedariği ve envanterdekilerin modernizasyonları gibi çalışmalar, yakın – orta vadede kısa- orta – uzun menzil hava savunma altyapısını ciddi oranda güçlendirecektir. Uzun süredir sürüncemede kalan Anti-Balistik Füze Sistemi tedariği projesi, önündeki en büyük engel olan finansman güçlükleri nedeniyle bir türlü hayata geçirilememiş, sürekli ertelenmek durumunda kalmıştır. Yakın gelecekte bu konuda da bazı somut gelişmelerin gerçekleşebileceği değerlendirilebilir.

Mevcut konjonktürde Türkiye’nin hava savunmasını ilgilendiren ortam ve koşullar nelerdir?

Türkiye’ye komşu ülkelerin hava kabiliyetleri incelendiğinde en sofistike ve modern kuvvet yapısının Yunanistan’da bulunduğu görülür. NATO üyesi olan ve büyük bir savunma bütçesine sahip bu Batı komşumuz, kalite olarak yaklaşık son 10 yılsa büyük sıçrama kaydetmiştir. Envanterine kattığı gerek modern savaş uçakları (Mirage-2000 Mk5, F-16C/D Block-52+ gibi) gerekse modern güdümlü mühimmat ile Yunan Hava Kuvvetleri hatırı sayılır bir güce sahiptir. Ancak son dönemdeki siyasi gelişmeler ve iki ülke arasında belli bir raya oturup ılıma eğilimi gösteren ilişkiler, sıcak çatışma / savaş riskini hatırı sayılır ölçüde düşürmüştür. Tehdide karşı hazırlıklı olma zaruriyetini asla ortadan kaldırmayan bu durum, tehdit önceliğinde değişim sonucunu doğurmuştur.

Diğer Batı komşumuz olan Bulgaristan, gerek NATO üyeliği gerek Türkiye ile son derece olumlu seyretmekte olan ikili ilişkileri, gerekse hava kuvvetlerinin teknik durumu sebebiyle ciddi bir tehdit olmaktan son derece uzaktır. Soğuk Savaş döneminde Bulgaristan, sahip olduğu MiG-25 ve MiG-29 filoları ve balistik füze envanteri ile ciddi bir tehlike kaynağı idi.

Karadeniz havzasında tartışmasız deniz üstünlüğüne sahip Türkiye’ye karşı ciddi bir hava tehdidi bulunmamaktadır. Ukrayna’nın, özellikle Yuşçenko’nun iktidara gelmesi ile birlikte daha da belirginleşmesi beklenen Batı’ya yönelimi ve NATO adaylığı, Türkiye ile mevcut olumlu ilişkileri değerlendirildiğinde bu ülkenin de yüksek riske sahip olmadığı sonucuna varılabilir. Ayrıca SSCB’nin dağılmasını müteakip bu ülkede kalan pek çok uzun menzilli bombardıman uçağı bakımsızlıktan çürümüştür. Her ne kadar kağıt üstünde ve sayısal olarak Avrupa’nın en büyük hava güçlerinden birisi olarak gözükse de, Ukrayna Hava Gücü kalite açısından çok ileri bir durumda değildir.

Yine SSCB’nin dağılmasından sonra Rusya’nın ekonomik sorunlar sebebiyle askeri kabiliyeti büyük darbe yemiştir. Son dönemde yeniden yapılanma çalışmaları içerisinde olan Rusya’nın halihazırda uzun menzilli, hassas hava saldırısı yapabilme kabiliyeti son derece sınırlıdır. Önemli oranda pilot sıkıntısı çekilmektedir, bakım – onarım ve idame koşulları, etkin bir güç bulundurmaya yetmekten uzaktır.

Güneyde Irak’ın durumu malumdur. 2003’teki ABD işgalinden sonra yeniden yapılanma çalışmaları sürdürülen Irak Silahlı Kuvvetleri şu anda birkaç silahsız hafif gözetleme uçağına sahiptir. Bu ülkenin ciddi bir balistik füze potansiyeline sahip olmadığı, savaş sonrası yapılan incelemelerle ortaya çıkmıştır.

Bir diğer güney komşumuz olan Suriye askeri gücü, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden son derece olumsuz etkilenmiştir. Yedek parça, bakım ve modernizasyon konularında ciddi sıkıntılar yaşayan Suriye’nin hava gücü de nitelik ve nicelik açısından Türkiye için ciddi bir rakip veya tehdit değildir. Bu ülkenin Türk Hava Savunma sistemini ilgilendirebilecek yegane silahı, sahip olduğu balistik füzelerdir. Askeri anlamda büyük bir taktik veya stratejik etkisi olmasa da, doğrudan ya da dolaylı ekonomik, sınai ve sosyal etkileri nedeniyle son derece hassasiyetle ve ciddiyetle ele alınması gereken bir tehdittir. Eski Sovyet tasarımı SCUD ve türevlerine sahip olan bu ülkenin, askeri gücünün Türkiye karşısındaki dezavantajlı durumunun da yarattığı baskı ve köşeye sıkışmışlık psikolojisi içinde, bu silahları askeri ve / veya sivil hedeflere karşı kullanması olasılığı yükselebilir. Ancak bu ülkeyle 1998’de, terörist başı Abdullah Öcalan’ın ülkeden çıkarılması ile sonuçlanan kriz ve takip eden süreçte yakınlaşma ve normalleşme eğilimi gösteren ikili ilişkiler, 2003’teki Körfez Savaşı sonrası bu ülkenin üzerindeki artan ABD baskısı ile birleşince, sıcak çatışma olasılığını son derece düşük bir seviyeye getirmektedir.

Doğu - Güneydoğu sektörü komşumuz olan İran, Şah döneminde Ortadoğu’nun en büyük ve modern hava gücüne sahipti. ABD’den tedarik edilen çok miktarda F-4, F-5 ve F-14 savaş uçakları (İran Şah döneminde 80 F-14A Tomcat sipariş vermiş, 79’u teslim edilmiştir) satın alan, pilotlarına Batı standartlarında eğitim veren İran’ın hava gücü, İslam Devrimi sonrasında dramatik ölçüde zayıflamıştır (ayrıca ilginç bir not olarak ilave edilebilir ki, İran devrimden hemen önce ilk etapta 160 adet F-16A/B siparişi vermiştir, 140 adet daha almayı planlamıştır. Bu ülke için üretilen ilk F-16’lar, ironik biçimde İsrail’in siparişi için teslim edilmiştir). Ordudaki en Batı yanlısı güç olarak bilinen ve personelinin çoğunun Şah yanlısı olduğu öne sürülen İran Hava Kuvvetleri’nin pek çok subayı, kıdemliler de dahil olmak üzere ya idam edilmiş ya da hapishanelere atılmıştır. Ancak devrimden hemen bir sene sonra 1980’de Irak’la patlak veren savaş ve hissedilen ciddi personel kıtlığı, hapishanedeki tüm hava kuvvetleri mensuplarının serbest bırakılması sonucunu doğurmuştur. İran bu savaşta elindeki hava gücünü beklenilenin üzerinde bir etkinlikle kullanmıştır. Ancak devrim sebebiyle uygulanmakta olan uluslar arası ambargo, uçakların idamesi için hayati derecede önemli yedek parçaların teminini olanaksız hale getirmiş, pek çok uçağın yedek parça için kullanılmasına (cannibalization) sebep olmuştur. Savaştan sonra İran’ın tüm savunma gayretleri başlıca iki alanda yoğunlaşmıştır: 1) Eldeki silahların mümkün olduğunca idamesi, 2) Uzun menzilli füze geliştirilmesi.

Hali hazırda İran İslam Cumhuriyeti Hava Kuvvetleri nitelik ve nicelik açısından çok ciddi bir tehlike değildir. İran her ne kadar elindeki Şah döneminde tedarik edilen savaş uçaklarını belirli bir seviyeye kadar idame edebilse de, elektronik ve aviyonik alanında modern şartlarda bir hava gücünden söz etmek mümkün değildir. Yeni uçak tedariği, uluslararası ambargo ve politik koşullar sebebiyle imkansız olmasa da büyük çaplı ve etkin olabilme ihtimali düşüktür.

İran’ın uluslar arası kamuoyunda da yoğun biçimde yer alan en büyük askeri gücü, orta ve uzun menzilli balistik füzelerdir. İran uzun süredir Rusya, Çin, Kuzey Kore ve kısmen Pakistan desteği ile balistik füzelere üzerine yoğun çalışmalar icra etmektedir. Scud ve NoDong füzeleri baz alınarak yürütülen bu çalışmalarda en son konfirme edilen verilere göre Şahab-3 serisi balistik füzelerle 1300 – 1500 km arası menzile ulaşılmıştır ve daha uzun menzilli versiyonlar üzerine çalışılmaya devam edilmektedir. Bu haliyle bile Şahab serisi füzeler Türkiye için ciddi tehdittir. Özellikle İran’ın balistik füzelerinin atmosfer dışı uçuş ve RV (Reentry Vehicle – atmosfere yeniden giren ve sadece savaş başlığından oluşan füze kademesi) teknolojilerinin kullanılması, söz konusu ülkeden kaynaklanan tehdidin ciddiyetini daha da artırmaktadır. Halihazırdaki gerek ikili gerekse uluslararası konjonktür dahilinde sıcak çatışma olasılığı, çeşitli koşullara bağlıdır. Ancak sıklıkla dile getirilen bir ihtimal olan bu ülkenin nükleer tesislerine saldırı, söz gelimi Türkiye’deki İncirlik NATO üssüne balistik füzelerle yapılacak intikam motifli bir karşı saldırıya sebep olabilir. Her ne kadar İncirlik’in kendi hava savunma altyapısı mevcut olsa da, tehdit en dar anlamda bile, CEP olgusu da göz önüne alındığında, bölgeyi kapsayacak kadar geniştir.


Sonuç

Türkiye son yıllarda komuta kontrol, iletişim sistemleri ile güdümlü silahlara önemli ölçüde yatırım yapmıştır. Bu politika isabetlidir, zira 21. yüzyıl savaş alanında belirleyici unsurlar bunlar olacaktır. Artık farklı platformlar arası veri iletişimi, uyumluluk ve eş güdüm (inter operability) gibi kavramlar savaşta belirleyici unsur olacaktır. Bu durumun kendini aynen hava savunmasında da göstermesi kaçınılmazdır. Tehdidi uzun mesafelerden, önceden tespit ve teşhis etmek, yine uzun mesafelerden saldırmak ve gerektiğinde mümkün olan en az sayıda personelin hayatını riske atıp mümkün olan en hassas şekilde karşı saldırı gerçekleştirmek, etkin bir hava savunma sistemi için elzemdir. Gelişmekte olan balistik füze tehdidi, sözü edilen hava savunma sistemine, stratejik önemi doğal olarak son derece yüksek Anti-Balistik Füze ve geniş alanı kapsayan radarların da entegrasyonunu zorunlu kılmaktadır. Türkiye’nin hem bu sistemleri ekonomik ve politik gelişmelere paralel olarak tedarik etmesi hem de bu konularda mümkün olan maksimum teknoloji kazanımını sağlamaya çalışması son derece önemlidir. İlaveten son dönemde gerçekleştirilen Anadolu Kartalı, EHTES (Elektronik Harp Test ve Simülasyon Merkezi), HOSİM (Harp Oyunu Simülasyon ve Modelleme Merkezi) gibi yatırımlar, sağlayacakları katma değer maliyetleriyle ölçülemeyecek oranda büyük kazanımlardır. Bunlar, modern ve etkin bir hava gücünün oluşturulması yönünde atılmış son derece güzel ve yerinde adımlardır. Kısa ve orta vadede ekonomik ve politik gelişmelere paralel olarak kabiliyet artışı beklenebilir. Hali hazırda erişim menzili ve kabiliyet bakımından Türk Hava Kuvvetleri’nin ve hava savunma altyapısının olması gerektiği noktada bulunmadığı açıktır. Türkiye’nin jeostratejik ve politik gücü ve doğal olarak omuzlarına binen bölgesel ve küresel rolün getirdiği yük, çok daha sofistike ve geniş yelpazeli bir hava gücünün varlığını zorunlu kılmaktadır. Politika ve strateji uygulamada olduğu kadar savunma organizasyonunda da proaktif nitelik kazanılması, stratejik önemle orantılı bir stratejik savunma anlayış ve kabiliyetinin geliştirilmesi, milli savunma açısından Türkiye için doğal, vazgeçilemez ve alternatifi bulunamaz çözüm yoludur.





* : Bu tarz stratejik savunma sistemlerinde tedarik miktarı çoğu zaman ikinci derecede önemlidir. Söz gelimi Kıbrıs Rum Kesimi’nin kaç adet S-300 bataryası sipariş verdiğinin, kamuoyunun şu anki kolektif hafızasında yer almıyor olması son derece olası ve anlaşılır bir durumdur. Ancak bu krizin Türkiye ile Yunanistan’ı savaşın eşiğine getirmiş olması, yaşanan politik ve siyasi gelişmeler kolektif hafızada çok daha somut ve kalıcı bir iz bırakmıştır. Stratejik savunma sistemlerinin caydırıcı etkisi de esasen burada yatmaktadır. S-300’ün askeri açıdan önemi ve tehlikesi apayrı bir konudur.

Hiç yorum yok: