28 Nisan 2005 Perşembe

Ana Muharebe Tankı Aciliyeti

Türkiye'nin coğrafyasına ve komşularına bakacak olursak, planlamacılar için esasen kabus olabilecek bir ortamla karşı karşıya olduğumuzu anlarız. Türkiye geniş bir alan üzerine yayılmış kabaca bir dikdörtgen şeklindedir ve bu dikdörtgenin her kenarı farklı bir cadı kazanına bakmaktadır. Dahası bu dikdörtgenin sol ve sağ kenarları farklı stratejik ve taktik planlamaları dikte ettirmekte, farklı hasımları ve tehdit ortam ve niteliklerini içermektedir. Yani kısaca Türkiye’nin hava, kara, deniz ve yakın gelecekte uzay ortamlarında “batı” ve “doğu” için farklı planlamalar gerekmekte. Bu da idame etmesi diğer ülkelere göre yüksek maliyetli, nitel ve nicel açıdan büyük bir silahlı kuvvete sahip olmayı zaruri kılıyor.



Açacak olursak, hepimizin malumu olduğu gibi “batı”daki yegane büyük tehdit Yunanistan’dır. Yakın veya orta vadede silahlı çatışma ihtimalinin son derece düşük görünmesi hazırlıklı olma zaruriyetini ortadan kaldırmaz. Kaldı ki, örneğin Kardak Krizi deyim yerindeyse durup dururken patlak veren ve iki ülkeyi de uçurumun kenarına kadar sürükleyen (“brinkmanship” sağolsun) bir olay olarak hafızalarda hala taze. Yunanistan NATO ve AB üyesi bir ülke olarak silahlı kuvvetlerine geniş maddi olanaklar sağlayabilen, nispeten ileri bir eğitim standardı tutturmuş, modern bir orduya sahip, bu yadsınamaz bir gerçek. Ayrıca 1996’dan sonra ardı ardına gerçekleşen modern silah sistemleri ve ekipman alımları da Yunanistan ordusunu daha da güçlendirmiş durumda.

Türkiye’nin batısı coğrafi açıdan değerlendirilirse Trakya ve Ege / Doğu Akdeniz (hatta genişletecek olursak Kıbrıs’ı da katabiliriz) olmak üzere başlıca iki harekat alanı (theater of operations) olduğunu görürüz. Ege, irili ufaklı binlerce adaya sahip bir deniz ve haliyle bu bölgede amfibi dışında bir kara harekatı mümkün değil, amfibi harekatları için de belli bir miktar tanka sahip olmak elzemse de, bu sayı 1000’e yaklaşamaz bile. Trakya’ya bakacak olursak geniş zırhlı birliklerin hareketi için çok elverişli bir alan olmadığını düşünüyorum, Meriç Nehri gibi doğal engeller de bu kısıtlamaya sebep olmakta. Dolayısıyla büyük çaplı tank muharebelerinin gerçekleşmesi “batı”da pek olası gibi görünmüyor. Ancak bu, “batı” için belli bir sayıda modern tank ihtiyacının varlığını ortadan kaldırmaz, bilakis arttırır. Zira Yunanistan’ın elinde modern tank / zırhlı araçlar ile geniş bir tanksavar silah envanteri (helikopter dahil) bulunmakta. Bu güce karşılık sınırlı ölçekte de olsa başarılı bir kara veya amfibi operasyon icra etmek için nitelik ve nicelik açısından hasmı kompanse edecek bir tank / zırhlı araç ailesi bulundurulmalıdır.

Doğu ve güneydoğu bölgesi, ki kısaca “doğu” olarak adlandırmayı tercih ediyorum, tehdit ortamı, coğrafya ve ihtiyaç “batı”dan daha farklıdır. Türkiye’nin yıllarca başını ağrıtmış düşük yoğunluklu savaş ortamı (“0.5 savaş”) bu bölgede cereyan etmişse de, tank ihtiyacı için öncelikle ülke bazındaki tehditlere göz atmak gerekmektedir diye düşünüyorum. Tabi burada Irak’ı pas geçmemin göze batmayacağını umuyorum.

“Doğu”daki tank envanterine baktığımızda sayı açısından ezici çoğunluğun eski SSCB / Rus kaynaklı T-54 / 55 / 62 / 72 olduğunu görürüz. Bu tanklardan T-72’den önceki modeller kesinlikle Türk zırhlı gücü için bir tehdit oluşturabilecek nitelikte değildir. T-72’lerin ise modernize edilmeyen versiyonları (ki Suriye’nin elindekilerin büyük çoğunluğu ile İran’ınkilerin bir kısmı) bir dereceye kadar ciddi bir tehdit olabilirler. Ancak burada göze alınması gereken husus M-60A1’in 1991’deki 2. Körfez Savaşı sırasında T-72 karşısında gösterdiği başarı ve Türkiye’nin elinde bulunan 105 mm DU mühimmat stoğudur.

“Doğu”daki durumu tank gücü açısından değerlendirmeye devam etmeden önce bu bölgedeki coğrafyaya da bir göz atmakta fayda var. Suriye sınırı dışında son derece dağlık ve sarp araziye sahip bu bölgede geniş zırhlı birlik manevrası pek mümkün değil. İkinci Dünya Savaşı’nda Almanlar’ın uyguladığı tank taktikleri burada pek geçerli olmaz sanırım. Güneyde ise coğrafi engeller daha azdır ve burası zırhlı birlik manevrasına daha uygundur. Ancak benim düşüncem doğu ve güneydoğu bölgemizde tankların ana değil yardımcı güç rolü oynayacağı, bu bölgede özellikle tekerlekli zırhlı muharebe araçlarına önemli roller düşeceğidir.

Yukarıda “doğu”daki tehditleri değerlendirirken öncelikle tankların atış güçlerini ele aldım. Türkiye’nin elindeki modernize edilmiş M-48 ve M-60 tanklarının ateş güçleri bu bölgedeki tanklarla başa çıkabilecek seviyededir. Ancak zırh koruması ve manevra kabiliyeti bakımından ciddi zafiyet mevcuttur. Özellikle bölgedeki yoğun RPG türevi hafif tanksavar silahları, modern zırhlara karşı geliştirilmiş roketleri ile birlikte ciddi tehdittir. Buna ilaveten tanklarımızın nispeten düşük güçlü motorları arazideki manevra kabiliyetini olumsuz etkileyebilir. Lojistik de önemle ele alınması gereken bir sorundur. Sonuç olarak Türkiye’nin tank gücü “doğu”daki tehditle başa çıkabilecek seviyededir, ancak mutlak, tartışmasız bir üstünlükten bahsetmek aşırı iyimserlik olur.

Yalnız şurası tartışmasız bir gerçektir ki, zırhlı güç açısından “batı”daki tehdit “doğu”dakinden daha ciddidir.

Türkiye’nin uzun yıllar süren ve en nihayetinde 14 Mayıs 2004’de iptal edilen ATAM ihalesi, çok değerli yılları kaybettirmiştir. İhale süreci ve uygulamalar hakkında çok şey yazılıp çizildi, bu konuya tekrar girmek şu aşamada yazıyı uzatmak ve okuyucuyu sıkmaktan öte bir işe yaramaz. İptal sürecinden sonra şekillenen (belki daha önce de mevcuttu, kim bilir) ve şahsımın da desteklediği irade, Türk tipi bir tankın yurt içinde, dış destekle (Çok muhtemelen Güney Kore) geliştirilip üretilmesine karar vermiş durumdadır. Burada bir parantez açayım; Japonya ile savunma sanayinde herhangi bir işbirliği mümkün değil. Bunun sebebi, bu ülkenin II. Dünya Savaşı sonrasında imzaladığı anlaşmalar. Daha önce Saturn5 tarafından güzelce izah edilmişti forumda, sanırım dikkate alınmamış. Bu ise belli bir zaman alacak bir süreçtir, ortaya yeni nesil ve modern bir tankın çıkacak olması, ihtiyacın aciliyetini ve caydırıcılığın devamının sağlanması mecburiyetini ortadan kaldırmaz. Yukarıda kendi görüş açımdan yorumladığım tehdit ortamı acilen “gap-filler” çözümlerin oluşturulmasını dikte ettirmektedir. Bu çözümlere bakmadan önce Türk Kara Kuvvetleri envanterindeki M-48 ve M-60 modellerine ve başlıca özelliklerine bir göz atalım:

M-48T5
105 mm top
Dizel motor
Pasif gece görüş sistemi
Yeni palet ve taret aksamı

M-48A5T1
Yukarıdaki özelliklere ilaveten yeni atış kontrol sistemi entegre edilmiştir. Pratikte M-60A1 seviyesindedir.

M-48A5T2
A5T1'e ilaveten lazer mesafe ölçer, stabilizasyon sistemi ve balistik bilgisayarı entegre edilmiştir. Pratikte M-60A3 seviyesindedir.

M-60A1/A3
105 mm top
TTS sistemi (Tank Thermal Sight)
Lazer mesafe ölçeri
Pasif gece görüş sistemi
RISE motor yenileştirilmesi

KKK envanterindeki M-48 / M-60 filosu bir seri modernizasyondan geçmişse de günümüz muharebe şartlarına cevap verecek kapasitede değillerdir. bu sanırım hemen hemen hepimizin üzerinde hemfikir olacağı bir durumdur. Mevcut tank filosunun harbe hazırlık oranı, Türkiye'nin ihtiyaç duyduğu seviyede değildir. M-48 filosu ömrünü doldurmak üzeredir. Leopard I ile birlikte envanterdeki en “genç” platformlar M-60’lardır. Dolayısıyla M-60 modernizasyonu vazgeçilmez bir ihtiyaç olarak önümüzde durmaktadır. Bu çerçevede ele alınan SABRA projesi, teknoloji transferi ile birlikte oldukça iyi görünmekte, ancak fiyatı epey tuzlu. Önceleri hiç benimsemediğim ABD teklifi 120S, muhtemel M-1A1 hibesi ile birlikte “acaba olur mu?” sorusu soran tilkileri kafama sokmuş durumda. M-60 SABRA modernizasyon programına alınan M-60 sayısı, bilindiği gibi 170. Bu sayı, kanımca oldukça düşük. Ancak bütçe kısıtlamaları ve taktik ihtiyaç durumu böyle bir sayıyı oluşturmuş olmalı. Eğer bu tanklar “doğu”da kullanılacaksa (ki ben öyle olduğunu sanıyorum) 170 sayısı yeterli olabilir. Bu durumda Leopard-I modernizasyonu ve olası Leopard IIA4 / M-1A1 hibesi “batı” için düşünülüyor fikri kafamda oluşmakta (Leopard II’lerin batıda konuşlandırılmasına Alman parlamentosu da ses çıkarmaz herhalde, kim bilir).

O halde?

“O halde”ye kendi açımdan cevap vermeden önce kısaca değinmek istediğim husus ihtiyaç miktarları ile ilgili. Bir silah sistemi envantere alınırken pek çok etken birlikte analiz edilir. Sistemi kullanacak birlik sayısı, o birliğin standart yapılanma planına göre normalde kaç adede sahip olması gerektiği (bir mekanize piyade taburunda xx adet seyyar mutfak bulunmalıdır vs gibi), eğitim, yedek parça gibi hususlar birlikte incelenir, buna göre bütçeye uygun bir ölçekte tedarik ihtiyacı belirlenir. Örneğin tekerlekli zırhlı araç tedariği için ihale açılmışsa ve bu araçların güneydoğu sınırımızdaki piyade birliklerinde kullanılması planlanıyorsa, normal şartlar altında o birliklerin kaçar adet araca ihtiyacı olduğu belirlenir, ardından bütçeye uygun bir sayı oluşturulur. ATAM projesinde Türkiye partiler haline 1000 adet tank üreteceğini belirtmişse bu rastgele alınmış bir karar değildir. Yeniden yapılanma ve modernizasyon çalışmaları çerçevesinde hangi tabur / tümen vs’ye kaç tank düşeceği belirlenmişse ona göre planlanmıştır. Bu da takdir edersiniz ki, söz gelimi bu yazının hazırlanması için geçen süreden (kahve ve atıştırma molası dahil 83 dakika) kat be kat uzun bir süreci zorunlu kılar.

“O halde”ye geri dönelim…

Tank illa savaş açmak için alınmaz. Tank ihtiyacı da saldırganlığın değil stratejik ve taktik ihtiyacın bir sonucudur. Diğer her silah sisteminde de olduğu gibi tank alımında da tehdit ortamında göre ihtiyaç belirlenip, bütçe dahilinde tedarik gerçekleştirilir. İhtiyacımız 1000 civarında modern tank alımını dikte ettirmiş ki böyle bir proje açılmış vakt-i zamanında. Türk tipi tank ortaya çıkana kadar, yukarıda belirttiğim gibi, mevcut boşluğu doldurmak için çözüm gerekiyor. Sonuçta ortaya çıkacak görüntü benim düşünceme göre ne yazık ki biraz yamalı bohça gibi olacak. Olası bir hibe (Leopard IIA4 / M-1A1) ve modernizasyondan geçmiş Leopard-1’lerin batıda, M-60 SABRA’ların “doğu”da bu boşluğu doldurmak için bir dereceye kadar yeterli olabileceğini düşünüyorum. Bu yapı, SSM liderliğinde oluşturulan konsorsiyumun Türk tipi modern bir tankı ortaya çıkarmasına kadar (inşallah o günleri görmeye ömrüm yeter) yeterli olabilir. Türkiye bir Hollanda değildir. Ulusal stratejisini mevcut konjonktür çerçevesinde “2.5 Savaş Stratejisi”ne göre şekillendirmiştir. Kaosun yegane değişmez sabit olduğu bir coğrafyada, “chaotic evil” karakterlilerin çoğunlukta olduğu ülkelerle yan yana ikamet etmektedir. Bütün bunlara ilaveten istesek de istemesek de mevcut olan bir bölgesel güç niteliği mevcuttur. Bu da hatırı sayılır bir kuvveti, başlığın konusu göz önüne alınacak olursa hatırı sayılır bir miktar zırhlı gücü idame ettirmeyi zaruri kılmaktadır.

Hiç yorum yok: